Son Güncelleme Tarihi 26.10.2009
 
EKİM 2009-SAYI 92

 

Makale:

 

HUKUK TARİHİMİZDE TARTIŞMA METODLARI

 

 

                                                                                              * Yrd. Doç. Dr. Abdullah Demir

 

Giriş

 

Osmanlı ilim geleneğinde sözlü ve yazılı tartışmalarda üç metod kullanılmıştır: Münazara, cedel ve hilaf. Münazara, ilkelerini klasik mantıktan alan ve diğer tartışma tekniklerini de içine alan genel bir tartışma metodu iken cedel ve hilaf dini ilimlerde kullanılan daha özel tartışma metodlarıdır.[1]

Cedel, mezhepler arasında gerçekleştirilen tartışmanın usulünü ve metodunu belirleyen bir ilimdir. Cedel ilmi madde, hilaf ilmi onun sureti olarak kabul edilmiş ve bu iki ilim birbiriyle son derece irtibatlı olduğu için, haklarında yazılan eserlerde ikisi birlikte ele alınmıştır.[2]  

Münazaranın amacı tartışılan meselede doğruya ulaşmak, cedelde amaç rakibi ilzam etmek, hilafta ise karşı mezhebin görüşlerini reddetmektir. Amaç yönüyle birbirine yakın olan cedel ve hilaf, amacı doğruyu bulmak olan münazaradan ayrılmaktadır.[3]

Cedelde hasma karşı sert ve alaycı bir tavır takınmak mümkün iken, münazarada soğukkanlı ve olgun bir eda ile tartışmak mecburidir.[4] Cedelde hasmı ilzam etmek için kullanılan delillerin meşhurât ve müsellemâttan olması gerekmektedir. Münazarada ve ilm-i hilafta böyle bir sınırlama söz konusu olmayıp, iddiayı ispatlamaya yarayan çok çeşitli deliller kullanılabilmektedir.

 

 

A. Münazara

 

1. Genel Olarak Münazara

 

Münazara; bakmak, düşünmek, tefekkürde bulunmak, istidlalde bulunmak anlamına gelen “nazar” kelimesinden türetilmiştir. Nazar teemmül, tefekkür, tedebbür, itibar ve istidlal anlamlarına gelir. Kelime olarak münazara ise karşılıklı olarak bakmak, düşünmek, tefekkür ve istidlalde bulunmak anlamına gelmektedir.[5]

Terim olarak münazara, alimler tarafından farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Gelenbevî’nin münazara tanımı mantık kavramlarının kullanılarak yapılmıştır: Münazara “makbul ve müvecceh olan ya da makbul ve müvecceh olmayan küllî meselelerden (önermelerden) bahseden ilimdir ”.[6] Keşfü’z-Zünun’daki tanım ise daha kısa ve özlüdür: Münazara “tartışan rakiplerin sözlerinin hangi kurallara göre söyleneceğinden bahseden bir ilimdir”.[7]

Âdab ilmi ve bahs ilmi de denilen münazarayı yukarıdaki tanımlardan faydalanarak, iki veya daha fazla kişinin belirli kurallar ve kaideler çerçevesinde, herhangi bir konuda, gerçeğe ulaşmak için karşılıklı tartışması ve fikir alış verişinde bulunması, şeklinde tanımlayabiliriz.

Münazaranın konusu, ileri sürülen iddiayı ispat eden delillerdir. Mantık kavramları ve kuralları kullanılarak gerçekleştirilen genel bir tartışma metodu olan münazara, yine mantık gibi bir alet ilmidir. Bütün ilim dallarında, tartışılan konuda doğruyu ortaya çıkarmak ve rakibi ilzam etmek için münazara metodu kullanılabilir.[8]

 

2. Münazara İlminin Doğuşu

 

Dinî ilimlerdeki geleneğe uyarak münazara ilminin temellerini ayet ve hadislere dayandırabilmekteyiz. Kur’an’da peygamberler ile muhalif tarafta olan insanlar arasında yapılan çok sayıda tartışma yer almaktadır. Bu tartışmalarda karşı düşüncenin yanlışlığını göstermek için iddiaya karşılık delil istemek, iddianın veya gereğinin gerçekle çeliştiğini göstermek, ihtimalleri göz önünde bulundurup tartışmaya açmak, rakibi şüpheye düşürmek, soru-cevap yoluyla ileri sürülen görüşü çürütmek, kararlı bir tavır takınıp kesin bir ifade kullanmak, muhatabın samimiyetsizliğini ve haksızlığını ortaya koymak için hatalı olan tarafa müşterek beddua etmek (mübahale), darb-ı mesel ve kıssalar zikretmek gibi metodlar kullanılmıştır.[9]

Münazaranın metodlu bir tartışma yolu olarak ortaya çıkması ise müslümanların diğer din mensuplarıyla etkileşime geçmeleriyle başlamıştır. Bu etkileşimde İslamiyetin diğer dinlerden üstünlüğünü ortaya koyabilmek için sistemli bir münazara bilgisine ihtiyaç duyulmuş, daha sonraları müslümanların kendi aralarındaki tartışmalarda da münazara usulleri kullanımaya başlanmıştır.

X. yüzyılda cedelin fıkıh usulüne uygulanmasından sonra cedel, hilaf ve münazara kavramları birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde söz konusu üç ilim dalı birlikte kullanıldığından dolayı henüz müstakil olarak münazara ilmi oluşmamıştır.[10]

XIV. yüzyılın başlarından itibaren Adabü’l-Bahs ve Münazara adı altında eserler kaleme alınmaya başlanmıştır. Daha sonra Osmanlı döneminde münazara ilmi ile ilgili eserler kaleme alınmaya devam edilmiştir. Molla Lütfi’nin Risale fi’l-Ulumi’ş-Şer’iyyeti ve’l-Arabiyye isimli eseri bunlardan birisi olup, yazmaların bulunduğu kütüphanelerde binin üzerinde münazara ile ilgili kitaplar yer almaktadır.[11]

 

3. Münazarada İki Temel Usul

 

Münazarada ve diğer tartışma adaplarında yazılan eserlerde genel olarak iki metod takip edilmiştir: Pezdevî ve Âmidî metodları. Pezdevî metoduna göre, münazarada sadece nass, icma ve kıyasa dayanan deliller kullanılabilir. Âmidî metoduna göre ise münazarada hangi ilme ve konuya ait olursa olsun delil niteliği taşıyan bütün bilgiler kullanılabilir. Bu metod delillerin çeşitliliği ve tartışma alanının genişliği sebebiyle güzel olmakla birlikte demagojiye de (mugalata) açıktır. Âmidî bu metoda ilişkin olarak İrşad isimli kısa bir eser yazmış, Nesefî gibi alimler de bu metodu devam ettirmişlerdir.[12]

 

4. Münazarada Kullanılan Kavramlar

 

Münazaranın doğruyu bulma niyetiyle yapılması kadar kurallarına uygun olarak icra edilmesi de önemlidir. Münazarada bir görüş ileri süren kimse ya bir kaynaktan nakil yapar ya da kendine ait bir iddia ortaya atar. Bir kaynaktan nakil yapan kimsenin kaynağını göstermesi gerekir. Ancak nakil yapılan kaynağın da konuya uygun olması gerekir. Mesela bir kimse  tarih kitabından evlilikte kocanın sorumluluğu ile ilgili bir nakil yaparsa, geçersiz olur. Çünkü evlilik hukukla ilgili bir mesele olduğundan tarih kitabından evliliğin hukuki yönüyle ilgili nakil yapılamaz. Evliliğin hukuki yönüyle ilgili nakillerin hukuk kitaplarından yapılması gerekir. Bu sebeple yapılan nakil geçersizdir.[13]

Münazarada her görüş sahibi görüşünü delil ile ispatlamak zorundadır. Delilsiz bir iddiaya tahaküm adı verilir. Tahakküm ise dikkate alınmaz. Ancak iddia apaçıklıktan (bedihiyat) olursa delil istenmez. Çünkü apaçıklığın doğruluğu için bir delil gerekmez[14]. Doğruluğu apaçık olan önermelere bedihiyat denilmektedir. Bedihiyattan olan önermelerin doğruluğunun kabulü için hiçbir delile ihtiyaç yoktur. Mesela, “bütün parçadan büyüktür”; “Bir ikinin yarısıdır” önermeleri gibi. Bedihiyattan olan önermeler evveliyat, fitriyat, müşahedat, mücerrebat, hadsiyat ve mütevatirat olarak altıya ayrılmaktadır.[15]

Münazarada hiçbir delil göstermeden bir iddiayı reddetmek ya da çürütmek de mümkün değildir. Buna mükabere denilir ve tahakküm gibi mükabere de dikkate alınmaz.[16] Bununla birlikte tahakkümle ilgili yukarıdaki parağrafta ifade edildiği gibi bedihiyattan olan görüşlerin geçerliliği için delile ihtiyaç bulunmamaktadır.[17]

            Münazarada bir iddia ile ortaya çıkan kimse (muallil) iddiasını mantık kurallarına göre bir delille ispat eder. Delile karşı cevap veren kimse (sail) ise üç şey yapabilir:[18]

Önleme (men): O delili kabul etmez ise “kabul etmem” der ve başka bir delil ister.

Çürütme (nakz): Delilin geçersiz olduğunun başka bir delil ile ispat eder.

            Çekişme (muaraza) : Delili değil de ileri sürülen görüşü başka bir delil ile çürütebilir.

            Karşı çıkanın itirazı ile delil getirenin bu itiraza cevabı uyumlu (müvecceh) olmalıdır. Soru ve cevaplar uyumlu olmaz, birbiri ile ilgisiz olursa kabul edilmez.

Delil getirenin karşı tarafı susturmasına ilzam ve cevap verenin delil getireni susturmasına ise ifham denir. İlzamın kuvveti ifhamdan fazladır. Çünkü bir delil getirenin işi, cevap verene göre çok daha zordur. Bir iddiaya cevap veren kimse “kabul etmiyorum, ispatla” der kenara çekilir. Delil getiren ise iddasını ispatlamak zorundadır.[19]

Kimi zaman münazarada ispat yükü kendi üzerinde olmamasına rağmen, cevap veren kimse de karşı delil gösterebilir. Cevap veren kimse karşı delil göstererek, delil getirenin delilini çürütmektedir. Buna kapma (gasb) denilir ve  münazarada makbul değildir. Çünkü kapan kimse, delil getirenin işini kendi üzerine almış olmaktadır

            Cevap veren kimse, delil getirenin delilini bir şahidle çürüttükten sonra yeni bir delil ile iddiasını ispata kalkışırsa, artık kendisi delil getiren, karşı taraf karşı çıkan olur. Bu durumda eskiden delil getiren olan kimse de karşı çıkan olur ve önleme, reddetme ve çekişmeden birisiyle karşısındakine cevap verir.

            Muarazada cevap veren kimse, çekişme (muaraza) yolunu seçerek başka bir delille iddiasını ispat edebilir. Hz. İbrahim’in Nemrud ile olan meşhur tartışması böyledir. Hz. İbrahim Allah’ın  rububiyetini ispat etmek için şu delili ileri sürmüştür:

            “Allah can verir ve öldürür”. Nemrud da

            “Ben de can verir ve öldürürüm” demiş ve iki suçludan birini afvetmiş, diğerini ise idam ettirmiştir. Böylece Nemrud, Hz. İbrahim’in delilini reddetmiştir (nakz).

            Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam, Nemrud’un delilini çürütmek yerine başka bir delil ileri sürmüştür:

            “Allah güneşi doğudan doğduruyor; haydi sen de batıdan doğdur bakalım”[20] deyince Nemrud şaşırıp kalmıştır. Hazreti İbrahim’in can vermeden kastı cansız cisimlere can vermek demek olup, bunun da Allah Tealaya mahsus olduğunda şüphe yoktur. Bu husus Nemrud’un meclisindeki kimseler tarafından da bilinmektedir. Nemrud ise onu başka manaya çekerek demegoji (mugalata) yoluna sapmış ve

 “Ben de can verir ve öldürürüm. O halde benim rububiyetimi teslim etmelisin”

diye oradakileri şüpheye düşürecek bir yol tutmuştur. Hz. İbrahim ise böyle bir öldürme ve can vermeyi kastetmediğini açıklayarak delilini tamamlayabilecekken, hemen diğer bir misale geçerek, şüpheye düşebileceklerin şüphesini ortadan kaldırmış ve Nemrud’u susturmuştur.      Münazara sırasında kavramlarla ilgili sözlere, tanım ve bölme kurallarına uygun olmaması sebebiyle itiraz edilebilir. Aristo’ya göre tanım, en genel ifadesiyle bir şeyin ne olduğunu açıklayan sözdür. Tanım, objeyi aynı cins olan şeylerle bir araya getiren ve onu farklı olduğu şeylerden de ayıran ifadedir. Yapılan tanımın “efradını cami ve ağyarını mani” olmaması yani bütün unsurlarını içine almaması ve yabancı unsurları ise dışarıda bırakmaması sebebiyle itiraz edilebilir. Benzer şekilde, bir bütünü dışarıda hiçbir parçası kalmayacak şekilde parçalara ayırmak anlamına gelen bölmenin de tam olması gerekir. Yani bütünün hiçbir parçasının bölmenin dışında kalmaması ve dışarıdan da hiçbir unsurun bölümlere girmemiş olması gerekir.[21]

 

5. Münazaranın Kuralları

 

Yukarıda da ifade edildiği gibi münazarada ortak referans alanı klasik mantıktır. Tarafların mantık ilminin kurallarına uymayan delilleri ve iddiaları geçersiz sayılmaktadır.[22]

Aslında cedel ve hilaftan farklı olarak münazara bir müşaveredir. Münazaranın gayesi işin doğrusunu öğrenmek olup, övünmek ve böbürlenmek değildir. Üstün gelmek, karşısındakini utandırmak gibi amaçlarla münazara yapılmaz.[23]

Münazaranın kurallarından bir tanesi tartışılan konunun dışına çıkılmamasıdır. Çünkü konu dışı konuşmalar münazaraya bir katkıda bulunmaz, boş tartışmalarla vakit heba olur gider. [24]

            Münazara sırasında sözü fazla uzatarak (ıtnab) dinleyenleri usandırmamak gereklidir. Bununla birlikte anlamayı zorlaştıracak derecede kısa ve öz de konuşulmamalıdır. Özellikle tereddüt doğuracak kısa sözlerden ve anlamayı zorlaştıracak garip ifadelerden sakınmak gerekir.

            Münazara eden kimse, karşı tarafın sözünü anlamazsa, tekrar etmesini isteyebilir. Fakat karşı tarafın sözünü anlamadan cevap vermemelidir.

            Münazara sırasında gülmek, çırpınmak, kızmak, bağırmak doğru değildir. Bu gibi hareketleri cahiller kendi bilgisizliklerini örtmek için yapar. Halbuki bu şekilde cehaletlerini ortaya koymuş olurlar.[25]

            Münazara sırasında kişi karşısındakini küçük görmemelidir. Aksi halde karşısındakini küçük görmesi sebebiyle zayıf deliller ileri sürerek yenilebilir. Kısaca sözü dikkatli şekilde söylemeli, karşısındakinin sözünü dikkatle dinlemeli ve daha sonra ona göre karşılık vermelidir.[26]

            Karşısındakinin sözünü yarı yerde kesmek yanlıştır. Hele iki kişi tartışırken bir üçüncü kişinin onların sözünü kesip söze girmesi çok uygunsuz bir harekettir. İnsan yaratılış icabı aceleci ve hırslı olduğundan çok defa hırsını yenemeyip böyle hatalar yapabilir. Bu sebeple münazarayı yönetene çok önemli görevler düşmektedir. Yöneticiler güzelce idare edemezlerse münazara ortamında kargaşa doğar ve bir sonuç çıkmaz.[27]

           

6. Münazaranın Faydaları

 

İlk çağlardan günümüze kadar insanlar, bütün ilim dallarında fikir ve düşüncelerini yarıştırmış ve fikirlerin çarpışmasından yeni yeni hakikatlere ulaşmışlardır. Münazaranın en önemli faydası tartışılan konuda yeni ufuklara ve gerçeklere ulaşılmasıdır.

Münazara, tarafların ve özellikle öğrencilerin tartışılan konuyu derinlemesine öğrenmelerini sağlar. “Bir saat münazara bir ay kitap okumadan daha faydalıdır. Ancak iyi niyet sahibi, işin doğrusunu öğrenmek isteyen kimse ile yapılmalıdır” sözünü aktaran Taşköprülüzade, münazaranın öğrenme ve öğretme metodu olarak değerini vurgulamaktadır.[28]

Kurallarına uyularak yapılan bir münazara, tarafları hataya düşmekten korur. Klasik mantığın kriterlerini kullanan münazara, tarafların iddia ve savunmalarını bu kriterlere uygunluk açısından değerlendiren bir ilim dalıdır. Taraflar münazarada bu kriterlere uygun hareket ettikleri sürece hata yapmaktan korunmuş olmaktadır.[29]

Osmanlı medreselerinde bir öğretim metodu olarak kullanılan münazara, öğrencilerin derslerini daha iyi anlamalarına ve ezbercilikten kurtulmalarına yardım etmiştir. Ezber üzerine bir eğitim vermekle itham edilen medreselerin, münazara metodunu kullanmış olmaları sebebiyle haksız yere suçlandıkları anlaşılmaktadır. Çünkü münazarada enine boyuna düşünülmemiş, ayakları yere basmayan bilgiler kullanılamaz, kullanılsa da karşı taraftakilerce hemen çürütülür. Kaldı ki bilgi olmadan yorum yapılamayacağından, temel metinlerin ezber seviyesinde bilinmesi bir eksiklik değil, bilakis bir meziyettir. Temel metinleri kafasına yerleştirmiş bir insan, ayağının birisini sağlam bir yere basmış olup diğer ayağıyla bilgi okyanusunda enginlere güvenle açılabilir.

Münazarada pekiştirilmeyen bilgiler testten geçirilmemiş bir ürün gibi eksik ve kusurludur. Bu bilginin münazarada pekiştirilmesi ve doğruluğunun gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ya da münazara bir doktorun teorik bilgilerini hastalar üzerinde uygulamaya geçirmesi gibidir. Bilgi toprağa dikilen bir fidandır. Bu fidanın büyüyebilmesi için derste münazara suyu ile sulanması gerekmektedir.[30]

Osmanlı medreselerinde, öğrenciler bir gün önce 8-9 saat hazırlanarak öğrendikleri dersleri, ertesi gün hocalarının huzurunda 4-5 saat tartışmakta ve bu tartışmalarda hocaları hakem olmaktaydı.[31] Bu münazaraların başlayabilmesi için öğrencilerin ilk olarak Kazvini’nin Şemsiyye’si gibi temel mantık kitaplarını iyice öğrenmiş olmaları gerekmekteydi. Bundan sonra münazara ile ile ilgili kitapların okunmasına ve münazara uygulamalarına geçilmekteydi. Bununla birlikte münazara kitapları okunmadan önce de münazara benzeri karşılıklı konuşma ve fikir alışverişleri yapılmaktaydı.[32]

 

7. Münazara Hakkında Yazılan Bazı Temel Eserler

 

Münazara hakkında yazılan ve Osmanlı medreselerinde okutulan temel eserler şunlardır:[33]

1. Şemseddin es-Semerkandî’ye (ö. 702/1303) ait Risaletü’s-Semerkandî: Semerkandî fıkıh, kelam, mantık, matematik ve astronomi alanlarında çalışmalar yapmış bir alimdir. Ondan önceki alimler sadece kelam ve fıkıh konularında tartışma eserleri yazarken,  Semerkandî ilk kez bütün ilimlere uygulanbilecek genel bir münazara kitabı kaleme almıştır. Eserin ilk bölümünde münazara ile ilgili kavramlar tanımlanmakta, ikinci bölümde münazaranın gerçekleştirilmesi anlatılmakta, son bölümde ise felsefe, kelam ve fıkıh konularında tartışma örnekleri verilmektedir.[34]

2. Kemaleddin Mesud eş-Şirvanî’ye (ö. 905/1499-1500) ait Şerhu Kemalüddin eş-Şirvanî: Şirvanî mantık ve kelam sahalarında yetkin bir alimdir. Bu eser Risaletü’s-Semerkandî üzerine yazılmış en meşhur şerh olup Osmanlı medreselerinde orta seviyede okutulmuştur.

3. Yahya b. Ahmed el-Kaşî’nin (ö. 745/1344) Haşiyetü’l-Esved’i: Meraga matematik ve astronomi okulun yetiştiridiği alimlerden olan el-Kaşî mantık, matematik, belagat ve hadis sahalarında eserler vermiştir.

4. Adudiddin el-İcî’ye (ö. 756/1355) ait Adabu’l-Adudiyye: 1281 yılında Şiraz yakınlarındaki İci’de doğan müellif, kelam, usul, adab ve dil sahalarında eserler vermiştir. Muhtasar ve faydalı bir eser olan Adabu’l-Adudiyye, Osmanlı medreselerinde başlangıç seviyesinde okutulmuştur. İstidlal yolu ve metodu ile münazara ilminin kurallarını ve metodunu konu alan on satırdan oluşan bu risalenin çok sayıda şerh ve haşiyesi vardır.

5. Muhammed et-Tebrizî’ye (ö. 900/1494) ait Şerhu’l-Hanefiyye: Mantık, kelam ve tefsir alimi olan Tebrizî Buhara’da vefat etmiştir.

6. Muhammed Erdebilî’ye (ö. 875/1470) ait Haşiyetü’l-Mir: Bu eser, İcî’nin Adabu’l-Adudiyye’sine yazılan bir haşiyedir.

7. Taşköprüzade’nin Şerhu Taşköprüzade’si: 1495 yılında Bursa’da doğan Taşköprüzade (ö. 963/1561) dil, mantık, tarih, ilimler tarihi, tıp, matematik ve kelam sahasında kırk kadar eser kaleme almıştır. Bu eser Taşköprüzade’nin yazdığı münazara risalesine yine kendisi tarafından yapılan bir şerhtir.

8. Muhammed b. Ebi Bekir el-Maraşî’nin Takrirü Kavanin’i: Saçaklızade olarak tanınan müellif Maraş’ta doğmuş ve 1145/1732’de yine aynı şehirde vefat etmiştir. Çeşitli alanlarda otuzdan fazla eseri bulunmaktadır.

 

 

B. Cedel

 

1. Cedelin Tanımı

 

Kelime olarak  “ipi sağlam bükmek, birini sert bir yere düşürmek, düşmanlık, cephe almak, mücadele etmek, sert bir şekilde tartışmak, münakaşa etmek” gibi anlamlara gelen cedel, Latincedeki dialectica kelimesinin Arapça karşılığıdır. Terim olarak felsefe ve mantıkta farklı şekilde tanımlanır. Mantıkta cedel, meşhur olan (meşhurât) ve doğru kabul edilen (müsellemât) öncüllerden oluşan kıyastır.[35] Felsefe ve kelamda ise bir düşüncedeki çelişkileri tartışarak gösterme sanatı şeklinde tanımlanmaktadır.[36]

Cedelin Latince karşılığı olan diyalektik filozoflar tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Zenon’a göre diyalektik, “karşıt görüşlü kimselerin düşüncelerindeki çelişkinin tartışma yoluyla ortaya koyulması”; Sokrates’e göre “gerçeğe ulaşmak, kavramları açığa kavuşturmak ve tarif etmek için tez ve antitez halinde yürütülen karşılıklı konuşma yöntemi”; Eflatun’a göre “varlıkları cinslere ve türlere ayırarak duyular aleminden ideler alemine (mahsusâttan makulâta) ulaşma vasıtası ve mutlak gerçeği keşfetme mantığı”; Aristo’ya gör “muhataba belli bir düşünceyi kabul ettirmeye yarayan ve sonucu itibariyle ihtimal ifade eden akıl yürütmelerde kullanılabilecek zannın mantığı” şeklinde tanımlanmıştır.[37] Aristo diyalektiği “ihtimali öncüllerden sonuç çıkaran kıyas” şeklinde tanımlamakla, kesin öncüllere dayanan burhandan farkını ortaya koymaktadır. Buna göre burhanın öncüllerinin bizatihi ilk ve kesin doğrular olmasına karşılık, cedelin (diyalektik) öncülleri bütün insanların veya çoğunun ya da filozoflardan bir bölümünün veya çoğunun yahut en ünlü ve yetişkinlerin zanlarından oluşan bilgilerdir.[38]

İbn Sina’ya göre cedel “bir fikri meşhur veya genellikle kabul görmüş mukaddimelerle ispat etme ve savunulan fikre zıt bir görüş benimsememe sanatı”dır. Ona göre aklî ve tabii ilimlerde aklî zaruretlerden doğan burhanın kullanılmasına karşılık dinî, ahlakî, siyasî ve sosyal problemlerin çözümünde insanların ortaklaşa kabul ettikleri hükümlere dayanan cedel metoduna da başvurulmalıdır. Gazali’ye göre cedel “doğru olanın ortaya çıkması, yanlış olanın yanlışlığının anlaşılması veya zannî bilginin kuvvetlenmesi için taraflar arasında yapılan tartışmadır[39] İbn Haldun’a göre cedel, farklı itikadî ve fıkhî mezhep mensupları arasında meydana gelen münazara adabını öğreten ilimdir. Tehanevî’nin cedel tanımı ise daha kapsamlıdır: Cedel, dinî konularla ilgili delilleri kullanma usullerini öğreten ilimdir.[40] Cürcanî’ye göre cedel, hakkı ortaya koymak veya bir şeyin batıl olduğunu göstermek amacıyla karşıt görüşlü iki kişi arasında gerçekleşen tartışmadır.[41] Cüveynî ise cedeli “tartışan tarafların görüşlerinin gereklerini savunma ve muhalefet yoluyla ortaya çıkarmaktır” şeklinde tanımlamaktadır.[42] Hacı Halife’ye göre cedel, (delilleri) kuvvetlendirme ve nakzetme yollarını gösteren bir ilimdir. Ona göre cedel, münazaranın bir alt dalıdır ve hilafa dayalı bir ilimdir. Münazara gibi mantığın bir parçası olan cedel, dinî konulara has olması yönüyle ondan ayrılır. Cedelde kullanılan prensiplerin bir kısmı münazaradan, bir kısmı da hitabetten alınmıştır. Bununla birlikte cedelde herhangi bir alana ait olan prensiplerin kullanılması da mümkündür.[43]

 

2. Cedel Hakkında Yazılan İlk Eserler

 

Cedel ilminde ilk eser veren Mutezile mezhebinden Eş’ariliğe geçen Ebu Bekir Muhammed b. Ali el-Kaffal el-Kebir eş-Şaşî’dir (ö. 365/976). Daha sonra yazılan Ebherî’nin Kitab-ı Muğni’si, Füsul-ü Nesefî, Hülasatü’l-Meragî, Mukaddime-i Nesefî, Nefais-i Amidî, Resail-i Urmevî, Tezhibü’n-Nüket gibi eserler cedel ilmi konusunda en meşhur olanlardır.[44]

 

3. Cedelin Meşruluğu

 

Konuyla ilgili eserlerde cedel, tarafların amaçlarına ve metodlarına göre iyi ve kötü olarak ikiye ayrılmaktadır. Gerçek bilgiye ve kesin delile dayanmayan, yanlışı doğru, doğruyu yanlış gösteren, hakikatı reddeden ve batılı savunmayı amaçlayan tartışmalar kötü cedel sayılmıştır. Buna karşılık kesin delil ve gerçek bilgiden hareket eden, yanlış fikirleri çürütmeyi ve gerçeği ispat etmeyi amaçlayan tartışmalar, iyi cedel sayılmış ve caiz görülmüştür.[45]

 

4. Cedelin Faydaları

 

Diğer tartışma metodlarında olduğu gibi cedelin de çok önemli faydaları söz konusudur[46]:

Kurallarına uygun olarak yapılan bir cedel ile doğru bilgi yanlış bilgiden ayrılır, gerçekler ortaya çıkarılır.[47]

Cedelde tartışan tarafların zekaları açılır, zihinleri berraklaşır ve düşünce kabiliyetleri gelişir.

Münazara konusunda anlatıldığı gibi cedelde tartışan taraflar öğrendikleri bilgileri müzakere ederek pekiştirmiş olurlar.

Cedel taraflardan yanlış görüşte olanları hatalarından ve düşmanlıklarından vazgeçirir.

Cedel sayesinde taraflar görüşlerinin kaynaklarını ispat etme ve gösterme mecburiyetinde kalır.

Cedel insanları taklitçilikten ve ezbercilikten, tahkikçiliğe ve tefekküre sevk eder.

Cedelde tartışılan konunun kapalı yönleri açığa çıkarılır. Kapalı bir söz söyleyen kimse karşı tarafın itirazı üzerine bu konuyu açıklamak zorunda kalır.

 

5. Kötü Cedelin Zararları

 

Kurallarına uygun yapılan cedelin (iyi cedel) yukarıdaki gibi faydaları sözkonusu olmasının yanında kötü cedelin de çeşitli zararları söz vardır[48]:

Rakibini hezimete uğratmak, kendi üstünlüğünü kabul ettirmek ve meşhur olmak gibi amaçlarla yapılan cedelden kin, düşmanlık ve kızgınlık doğar.

Kötü cedelin diğer bir zararı da zaman israfına yol açmasıdır. Bu zararı sebebiyle alimler  kötü cedelin caiz olmadığına hükmetmişlerdir.

 

6. Cedelin Adabı

 

Münazaranın olduğu gibi cedelin de belirli kuralları, usul ve adabı vardır:

Tartışan tarafların temel meselelerde ortak doğrulara sahip olmaları şarttır. Aksi taktirde  tartışmadan olumlu bir sonuç çıkması mümkün olmaz.[49]

Cedelde tarafların amacı doğruyu bulmak, yanlıştan uzaklaşmak olmalıdır. Övünmek, şöhret kazanmak ve gösteriş yapmak amacıyla cedel yapılamaz.[50]

Cedelde kişinin amacı hasmı yenerek sevinmek olmamalıdır. Bu amaçla yapılan cedel hayvanların birbiriyle kavga etmesine benzetilmekte ve doğru görülmemektedir.

Cedel sırasında normalin üstünde yüksek sesle konuşmak doğru değildir. Taraflar ağırbaşlı ve alçakgönüllü bir şekilde tartışmayı sürdürmelidir.[51]

Kin ve düşmanlık hisleriyle dolu kimselerle cedel yapılmamalıdır.[52]

Cedel sırasında kişi, kalbinden korkuyu çıkarmaya çalışmalıdır.[53]

Kişi kendi seviyesinde olmayan kimselerle cedel yapmamalıdır. Aksi halde hakaret, zillet, üzüntü ve kızgınlığa maruz kalır.[54]

Cedel sırasında sinirlenmekten ve muhaliflere kızmaktan sakınmak gerekir. Çünkü kızgınlık insanın hatırlama ve sağlıklı düşünme yeteneklerini zayıflatır.[55]

Ciddiyetsiz, laubali kimselerle cedel yapılmamalıdır.[56]

Cedel sırasında kişi kendisinin ve hasmının itibarını korumalıdır.[57]

Cedel sırasında hasma güleryüzlü ve iyiniyetli olarak yaklaşılmalıdır.[58]

Hasım çok bilgili ise derin konulara girmeden kolay meselerden bahsetmek daha güvenli bir yoldur.[59]

Rakip zayıf da olsa, ileri sürülen deliller sağlam ve güvenilir olmalıdır. Çünkü dinleyiciler arasında konuyu iyi bilenler bulunabilir ve tartışmaya müdahale ederek tarafları zor durumda bırakabilir.[60]

Rakibin sözünü dikkatle dinleyip, iyice anlamak ve ona göre cevap vermek gerekir.[61]

Tartışma sırasında ilzam olana kadar rakibe karşı gevşeklik gösterilmemelidir. Çünkü tartışmada gevşeklik göstermek uğursuzluk sayılmaktadır.[62] Bu sebeple saldırganlık ve gevşeklik arası, dengeli bir tarzda cedel yapılmalıdır.[63]

Rakibin sözünde bir çelişki görülürse hemen ifade etmekten geri durmamalıdır.[64]

Tartışılan konuda ihtiyaçtan fazla söz söylememek gerekir.[65]

Tartışma sırasında rakibi küçük görmek ve hatasından dolayı onu aşağılamak doğru değildir. [66]

Taraflar cedel sırasında açık, seçik ve net ifadeler kullanmalıdır.[67]

 

7. Cedelde Hile

 

Cedelde hile, ahlak zaafı olan kimselerin yapacağı yanlış ve mahzurlu bir davranıştır. Bu kimseler, muhatabın anlamayacağı derin, kapalı ve garip sözler kullanarak kafalaları karıştırmaya çalışırlar. Bu sözler karşısında rakip bir cevap vermeye çalıştığında, “ben onu kastetmemiştim, bunu söylememiştim” denilerek tartışma çözümsüzlüğe mahkum edilir. Bu hileden kurtulmanın yolu, kapalı sözler söyleyen tarafa her kelimesinin ne anlama geldiğini, bu sözlerle neyi kastettiğini harf harf açıklatmaktır.[68]

Cedelde yapılan diğer bir hile de rakibe müdahale ederek sağlıklı bir şekilde soru sormasına ya da cevap vermesine imkan tanımamaktır. Böylece sorunun veya cevabın ne olduğu anlaşılmaz ve muhatabın o sözden beklediği netice hasıl olmaz.[69]

 

 

C. Hilaf

 

1. Hilafın Tanımı

 

Sözlükte “karşı gelmek, aykırı davranmak, muhalefet etmek, zıtlaşmak” gibi anlamlara gelen hilaf, uygulamada fıkıh ve fıkıh usulüyle teoride ise cedel ve münazara ile ilgili bir ilim dalıdır. Hilaf, cedelin İslam hukukçuları tarafından fıkha uygulanmasıyla ortaya çıkmıştır.[70] Hilaf, cedel ve münazarayı fıkıh usulünün bir alt dalı olarak gören Taşköprülüzade’ye göre hilaf “birini desteklemek diğerini geçersiz kılmak üzere icmalî ve tafsilî delillerden yapılan çeşitli istinbat vecihlerinden bahseden ilimdir[71]

Hacı Halife’nin hilaf tanımı şöyledir: “Hilaf, şerî delillerin ileri sürülmesi, şüphelerin uzaklaştırılması ve katî burhanlarla karşı delillerin men edilmesi metodunu bildiren ilimdir.” Ona göre hilaf, mantığın bir alt dalı olup sadece dinî maksatlarla kullanılabilir.[72]

İzmirli İsmail Hakkı ise hilafı “istinbat edilmiş bir şer’î hükmü muhaliflerin yıkmasından korumak için şer’î delillerin durumlarından bahseden ilim” olarak tanımlamaktadır. İlkelerini cedelden aldığı için hilaf ilmi şekil, cedel ilmi ise öz kabul edilmektedir. Hilaf ilmi benimsenen görüşten şüpheleri savuşturmaya yarar. Hilaf ilmi fıkıh usulünün bir alt dalı olduğu için bu ilimle uğraşanlar fıkıh usulünü usulcüler kadar iyi bilelidirler. Usulcülerin fıkıh usulü kaidelerine göre çıkardıkları hükümler, hilaf ilmi ile uğraşanlar tarafından korunur.[73]

 

2. Kurucusu

 

Hilaf ilminin kurucusu olarak genellikle Tesisü’n-Nazar sahibi Ebu Zeyd ed-Debusî (ö. 430/1039) gösterilmektedir.[74] Tesisü’n-Nazar’dan önce yazılmış ve konuların fıkıh bablarına göre tasnif edildiği mukayeseli hukuk eserleri olmakla birlikte, Debusî eserinde müçtehidleri ikili guruplar halinde sınıflandırarak görüşlerini incelemekle farklı bir tarz ortaya koymuştur.[75]  

 

3. Hilafın Meşruluğu

 

Günümüzdeki mukayeseli hukuk ilmine benzeyen hilaf, mezhepler arası ve mezhep içi farklı görüşlerin tartışıldığı bir hukuk alanıdır. Her konuda olduğu gibi hilaf konusunda da aşırıya gidenler olmuş, kendi mezhebine ya da görüşüne taassupla bağlı olan bir kısım kimseler arasında ağır suçlamalar ve düşmanca tartışmalar yaşanmıştır. Bu gibi mahzurlu sonuçları sebebiyle Cüveynî, Gazalî, Serahsî gibi alimler hilaf ilminin kötüye kullanılmasına karşı çıkmışlardır.[76]

Buna karşılık aşırılıklardan kaçınarak doğru bir şekilde kullanıldığı taktirde hilaf, gerçeğe ulaşmak ve bir mezhebin sistematik ve metodolojik bütünlüğünü test etmek gibi çok faydalı sonuçlar doğurabilmektedir. İbn Haldun hilafın, müçtehid hukukçuların fikirlerinin kaynaklarını ve delillerini öğrenmek için pek faydalı olduğunu yeminle ifade etmektedir.[77]

Hilaf ile müçtehidlerin kaynakları ve delil çıkarma metodları tespit edildiğinden, müçtehidlerin kendi metodlarına uygun hareket edip etmedikleri denenmiş olmaktadır.[78]

 

4. Hilaf Hakkında Yazılan Eserler

 

Debusî’den önce hilafla ilgili olarak yazılmış kitaplar arasında İbn Cerir et-Taberî’nin (ö. 428) İhtilafü’l-Fukaha’sı, Ebu Cafer et-Tahavî’nin (ö. 321) İhtilafü’l-Fukahası, Ebu’l-Hasen el-Kudurî’nin (ö. 428) Tecrid’i, İbn Münzir eş-Şafii’nin el-İşraf ala Mezhebi Ehli’l-İlm’i ve İmam Şafii’nin el-Ümm’ü sayılabilir.

Debusî’nin Tesisü’n-Nazar’ından sonra yazılan hilaf eserlerinden bazıları ise şunlardır: Ebu’l-Hafs Ömer Nesefî’nin (ö. 537) Manzume’si, İbn Saatî’nin (ö. 682) Muhtasar’ı, Alauddin es-Semerkandî’nin Muhtelifü’r-Rivaye’si, Ferahi’l-Hanefî’nin Manzume’si, Radiyyüddin es-Serahsî’nin (ö. 566) Tarikatü’r-Rivaye’si, Muhammed Gazalî’nin (ö. 505) el-Mehaz’ı, Ebu’l-Muzaffer es-Semanî’nin (ö. 489) Burhan’ı, Ebu Said Abdullah’ın (ö. 585) Teysir’i, Fahruddin Razi’nin (ö. 606) Mealim’i, Ebu Bekir el-Beyhakî’nin (ö. 458) Hilafiyat’ı, İbn Kasar’ın Uyunu’l-Edille’si, Ebu Bekir b. El-Arabî’nin (ö. 543) Telhis’i, Ebu Bekir et-Tartuşî’nin (ö. 560) Tarika’sı, İbn Hübeyre’nin (ö. 555-560) el-İşraf ala Mezahibi’l-Eşraf’ı ve Talik’i, İbn Rüşd’ün (ö. 595) Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid’i.[79]

Hilaf ilmi V-VIII. (XI-XIV) yüzyıllar arasında altın çağını yaşamış ve gitgide yerini üç, dört ya da daha fazla mezhebin görüşlerinin derlendiği eserlere bırakmıştır. Mesela, Muhammed b. Abdurrahman el-Kureşî el-Osmanî’nin (ö. 780-1379’dan sonra) Rahmetü’l-Ümme fi İhtilafi’l-Eimme ve Abdülvehhab eş-Şaranî’nin (ö. 973-1565) el-Mizanü’l-Kübra adlı eserleri dört sünni fıkıh mezhebinin görüşlerini ana hatlarıyla vermeye çalışmıştır.[80]

Osmanlı’nın son döneminde İzmirli İsmail Hakkı’nın gayretleriyle hilaf, Ulum-u Şer’iyye Fakültesi programına koyulmuş ve onun tarafından derslerde okutulmak üzere İlm-i Hilaf isimli eser kaleme alınmıştır. İzmirli’nin eserinde hüküm çıkarmanın şekli, hükümlerin delillerindeki ihtilaf, hüküm çıkarmanın şartları, fıkıh meselelerinde ihtilaf, fıkıh meseleleri ve fıkıh kitaplarının dereceleri, ihtilafın sebepleri ve uygulanması, hakkında icma olan meseleler ve hilafiyat başlıkları altında konular ele alınmaktadır.

 

5. Hilaf ve Mukayeseli Hukuk

 

Hilaf ilmi çağdaş müelliflerce mukayeseli hukuk ilmi olarak takdim edilmektedir. Mukayeseli hukukta diğer hukuk sistemlerinin de incelenmesine karşılık hilaf ilminde sadece İslam hukukundaki mezheplerin görüşlerinin karşılaştırılması, bu iki ilmi dalının en önemli farklılığıdır. Bununla birlikte aynı hukuk sistemi içerisindeki farklı ekollerin karşılaştırılması yönüyle hilaf ilmi, mukayeseli hukukun İslam hukukundaki bir türü kabul edilebilir. Kaldı ki diğer dinlerin ve hukuk kurallarının incelenmesi, İslami literatürde Şehristanî’nin el-Milel ve’n-Nihal’i gibi kitaplarla yapılmıştır.

İslam dünyasında modernizmle birlikte mukayeseli hukuk ilminin önemi artmış, İslam hukuku ile batı hukukunun karşılaştırıldığı yeni eserler kaleme alınmaya başlanmıştır. Selahaddin en-Nahî’nin en-Nazariyetü’l-Amme fi’l-Kanuni’l-Muvazen ve Kanuni’l-Hilaf (Bağdat 1968) isimli eseri bunlardandır.[81]

 

Sonuç

 

Tartışma, tarihin ilk dönemlerinden günümüze devam edegelen bir olgudur. Bu açıdan insanoğlu gerek iyiniyetle gerekse kötüniyetle rakipleriyle tartışmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır. Zaman içerisinde körükörüne tartışmanın yerini metodlu bir şekilde tartışma almış ve konumuz olan münazara, cedel ve hilaf gibi tarzlar ortaya çıkmıştır.

Tartışma metodlarının faydalarının anlatıldığı bölümde de görüldüğü gibi münazara, cedel ve hilaf sayesinde taraflar bilgilerinin doğruluğunu test etmekte ve kendi sınırlarını zorlayarak daha ileri seviyelere çıkmaktadır. Bu yönüyle münazara, cedel ve hilafa hukukta tahkik metodları da denilebilir. Ezbere dayalı, doğruluğu sınanmamış bilgiler sözkonusu tahkik metodlarıyla elemeden geçirilmiştir.

Tartışma metodlarından hilaf ise bir tür mukayeseli hukuk ilmi olarak dikkat çekmektedir. Her ne kadar İslam hukuku içerisinde de gerçekleştirilse hilafla ilgili eserlerin mukayeseli hukuk çalışmaları olduğu görülmektedir.

 



* Dicle Ü. Hukuk Fakültesi, Türk Hukuk Tarihi Anabilimdalı.

[1] Mesud b. Musa Felusî, el-Cedel indel’l-Usuliyyin beyne’n-Nazariyyeti ve’t-Tatbik, Riyad h. 1424-m. 2003, s. 158; Mustafa b. Abdullah Hacı Halife, Keşfü’z-Zünun An Esami’l-Kütübi ve’l-Fünun, Ankara 1360-1941, c. 1, s. 579.

[2] Ebu Hamid el-Amidî ve es-Semerkandî (ö. 615), İrşadu Keşfi’z-Zünun; Esad b. Muhammed el-Mihenî, Tarikatun fi’l-Hilaf ve’l-Cedel; Ebu Bekir b. Velid et-Tartuşî el-Malikî (ö. 560), Tarikatun fi’l-Hilaf ve’l-Cedel; Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Ahmed’in (ö. 567), Talika fi’l-Hilaf ve’l-Cedel.

[3] Felusî, s. 158.

[4] İbrahim Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş, Ankara 2004, s. 216; İlker Kömbe, “Osmanlı-Türk Düşüncesinde Münazara İlmi ve Abdünnafi İffet’in Tercüme-i Adab-ı Gelenbevî Adlı Eseri”, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2004, s. 20.

[5] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2005, s. 448.

[6] Abdunnafi İzzet Efendi, Tercüme-i Âdab-ı Gelenbevî, İstanbul 1302, s. 6.

[7] Hacı Halife, s. 38-39.

[8] Taşköprülüzade Ahmed Efendi, Mevzu'atu'l-Ulum, Terc. Kemaleddin Muhammed Efendi, İstanbul 1313, Dersaadette İkdam Matbaası, c. 2, s. 250; Hacı Halife, c. 1, s. 38-39.

[9] Yusuf Şevki Yavuz, “Münazara”, DİA, c. 31, s. 576-577.

[10] Kömbe, s. 6.

[11] Kömbe, s. 7.

[12] İbn Haldun, Mukaddime, çev. Zakir Kadiri Ugan, İstanbul 1989, c. 2, s. 514.

[13] Abdünnafi İffet Efendi, s. 23; A. Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, Mantık Metinleri, haz. Kudret Büyükcoşkun, İstanbul 1998, c. 2, S. 109 vd; Elhac Cemaleddin, Şerhu’l-Manzumetu’z-Zahire fi Kavanini’l-Bahsi ve’l-Münazara,  İstanbul 1322, s. 39.

[14] Abdunnafi İffet Efendi, s. 25.

[15] Emiroğlu, s. 209.

[16] Abdunnafi İffet Efendi, s. 41.

[17] A. Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, s. 113,116.

[18] A. Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, s. 113; Abdunnafi İffet Efendi, s. 27.

[19] A. Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, s. 117.

[20] 2 Bakara 254.

[21] Ahmet Cevdet Paşa, Mi’yar-ı Sedat, sadeleştiren ve notlar: Hasan Tahsin Feyizli, Ankara 1998, s. 55 vd.

[22] A. Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, s. 109.

[23] A. Hadi Adanalı, “Osmanlı Medreseleri’nde Tartışma Metodolojisi”, http://www.osmanli.org.tr, 15.04.2008.

[24] A. Cevdet Paşa, Adab-ı Sedad, s. 109 vd.

[25] İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-Kafiye fi’l-Cedel,  Kahire h. 1399-m.1979, s. 531.

[26] Elhac Cemaleddin, s. 103.

[27] Elhac Cemaleddin, s. 102.

[28] Taşköprülüzade, Mevzu'atu'l-Ulum, c. 1, s. 63.

[29] Muhammed Salih b. Ahmed el-Garsî, el-Habiyye fi İlmi Âdabi’l-Münazara, bty, h. 1414-m. 1994, s. 9.

[30] Taşköprülüzade, c. 1, s. 63.

[31] Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, İstanbul 1997, c 1, s. 763.

[32] Adanalı, agm.

[33] Kömbe, s. 32 vd.

[34] Taşköprüzade, c. 1, s. 331.

[35] Emiroğlu, s. 216.

[36] Yusuf Şevki Yavuz, “Cedel”, DİA, c. 7, s. 208-210.

[37] Emiroğlu, s. 215.

[38] Yavuz, “Cedel”, s. 208-210.

[39] İmam Gazali,  el-Müntehel fi’l-Cedel, Beyrut h. 1424- m. 2004, s. 305.

[40] Yavuz, “Cedel”, s. 208-210.

[41] Şükrü Özen, “Hilaf”, DİA, c. 17, s. 527-538.

[42] Cüveynî, s. 20.

[43] Hacı Halife, s. 579.

[44] Taşköprülüzade, c. 1, s. 332.

[45] Yavuz, “Cedel”, s. 208-210; Cüveynî, s. 23.

[46] Hamd b. İbrahim el-Osman,  Usulü’l-Cedel ve Münazara, Kuveyt h. 1422-m. 2001, s. 172 vd; Hacı Halife, s. 579; Emiroğlu, s. 215 vd.

[47] Yusuf b. Abdurrahman b. El-Cevzî el-Hanbelî, Kitabü’-İzah li Kavanini’l-Istılah fi’l-Cedel ve’l-Münazara, Kahire h. 1415-m. 1990, s. 99.

[48] İbrahim el-Osman, s. 195 vd.

[49] İbrahim el-Osman, s. 538.

[50] İbrahim el-Osman, s. 520.

[51] Cüveynî, s. 529; İbrahim el-Osman, s. 530.

[52] İbrahim el-Osman, s. 262.

[53] Cüveynî, s. 530; İbrahim el-Osman, s. 536.

[54] İbrahim el-Osman, s. 235.

[55] İbrahim el-Osman, s. 532.

[56] İbrahim el-Osman, s. 259.

[57] Cüveynî, s. 531.

[58] Cüveynî, s. 532; İbrahim el-Osman, s. 527.

[59] Cüveynî, s. 533.

[60] Cüveynî, s. 534; İbrahim el-Osman, s. 560.

[61] Cüveynî, s. 535; İbrahim el-Osman, s. 541.

[62] Cüveynî, s. 535.

[63] İbrahim el-Osman, s. 556.

[64] Cüveynî, s. 536.

[65] Cüveynî, s. 536.

[66] Cüveynî, s. 536; İbrahim el-Osman, s. 534.

[67] İbrahim el-Osman, s. 539.

[68] Cüveynî, s. 544.

[69] Cüveynî, s. 544.

[70] Taşköprülüzade, c. 1, s. 334; Özen, “Hilaf”, s. 527-538.

[71] Taşköprülüzade, c. 1, s. 334.

[72] Hacı Halife, s. 721.

[73] İsmail Hakkı İzmirli, İlm-i Hilaf, İstanbul 1330, s. 3.

[74] Taşköprülüzade, c. 1, s. 334.

[75] İzmirli, s. 4; Özen, “Hilaf”, s. 527-538.

[76] Özen, “Hilaf”, s. 527-538.

[77] İbn Haldun, c. 2, s. 512.

[78] Özen, “Hilaf”, s. 527-538.

[79] İzmirli, s. 8-9.

[80] Özen, “Hilaf”, s. 527-538; İzmirli, s. 9.

[81] Özen, “Hilaf”, s. 527-538.