|
|||||||||
|
Makale:
KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI BAĞLAMINDA YAKALANAN KİŞİNİN DERHAL HÂKİM ÖNÜNE ÇIKARILMASI HAKKI*
Yrd.Doç.Dr. M. Emin RUHİ**
I. Giriş
Parg. 1. Kişi özgürlüğünün keyfi sınırlamalara karşı korunması; kişilerin keyfi olarak yakalanamaması ve tutuklanamamasını ifade eden kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı[1], gerek ulusal gerekse ulusalüstü düzeyde koruma altına alınmış bulunmaktadır. Uzun yıllardan beri iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş bulunan[2] Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve bu Sözleşme’deki insan haklarının korunması ve geliştirilmesi yönündeki olumlu düzenlemelere rağmen, ülkemizde maalesef son yıllara kadar kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yaşamsal unsuru olan gözaltına alınan kimsenin “biran önce hakim önüne çıkarılma”sına ilişkin olarak birbiri ile çelişkili, birbirinden farklı ve AİHS’ndeki düzenlemeden uzak, AİHM kararlarına aykırı düzenleme ve uygulamalara yer verilmiştir. Bu nedenle de Türkiye’nin gerek Komisyon’a bireysel başvuru (1987) gerekse Mahkeme’nin zorunlu yargı yetkisini tanımasından (1989) sonra, hakkında açılan davalarda bu olumsuz durum tescil edilmiş ve Türkiye aleyhine kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlâline ilişkin bir dizi kararlar ortaya çıkmıştır.
Parg. 2. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlâline ilişkin olarak ortaya çıkan yoğun kararlar sonrasında, bu duruma uzun süre akıl almaz bir şekilde direnen Türkiye, mevzuatında gerekli düzenlemeleri yapma durumunda kalmıştır. Mevzuatta düzeltme yapılmadan önce maalesef insan hakları bilincinden uzak mahkemelerimiz de, AİHS’nde yeralan düzenlemelerin ve AİHM kararlarının da aslında uyulması zorunluluk taşıyan hukuk kaynaklarından olduğu gerçeğini gözardı etmiş; ve kararlarında dikkate almamıştır. Şu halde, AİHS milli hukukun yanı başında ve milli mahkemelerce uygulanması gereken bir hukuk düzeni ortaya çıkarmaktadır.
Parg. 3. Habeas corpus güvencesi ya da kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkı, kişilerin bağımsız bir hâkim kararı olmaksızın özgürlüklerinden yoksun bırakılması durumunda gündeme gelmektedir[3]. Diğer bir ifadeyle, kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanması, hak ve özgürlük savaşımında “habeas corpus güvencesi” olarak adlandırılan güvence sistemleri ile sınırlanmak istenmektedir[4]. Bu bakımdan gerek gözaltının süresi ve amacı yönünden, gerekse bu amaca uygun işlemlerin yapılması yönünden bazı sınırlamalar getirilmiştir.
Parg. 4. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ilgili olduğu alan, kişinin kamusal otoritenin tasarrufu sonucu, yargı kararı olmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılması ile ilgilidir. AİHS’ne göre, yakalanan kişi derhal yargı önüne çıkarılacaktır. Burada amaç, yakalama ya da gözaltına alma işleminin hukuka uygunluğunun denetlenmesidir. Çünkü, demokratik hukuk devletinde idarenin yaptığı her türlü eylem ve işlemin bağımsız yargı organı önüne götürülebilmesi gerekmektedir. Bu ise, özgürlüğün insanın sahip olduğu en temel, en değerli hak olmasından kaynaklanmaktadır. Demokratik bir toplumda kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılma tasarrufunun hukuka uygunluğunun bağımsız yargı organları tarafından denetlenmesi gerektiği içindir ki kişi, yargı önüne çıkarılmaktadır[5].
Parg. 5. Bir hâkim ya da başka bir yargısal makam tarafından denetim yapılmasının amaçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
* Gözaltına almak için yeterli hukuki gerekçelerin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi;
* İlk soruşturma aşaması için tutuklamanın gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi;
* Tutulanın esenliğinin korunması;
* Tutulanın temel haklarının ihlâl edilmesini önlemek[6].
Parg. 6. Hukuk devletinin en temel görevi, hukuk güvenliğinin; kişi özgürlüğü ve güvenliğinin sağlanmasıdır. Sanığın haklarından birisi, “Miranda Kuralı” da denilen, sanığa haklarının öğretilmesi -haklarını öğrenme hakkı- dır[7]. Bunun anlamı devletin kendi yetki sınırlarını sanığa bildirmesidir. Yakalananın, yakalama nedenini öğrenme, susma, müdafiden yararlanma, yakınlarına haber verilme ve yakalananın derhal yargı önüne çıkarılma hakları bulunmaktadır. Bu haklar kolluk gücüne bir takım yükümlülükler getirmektedir. Bu durumda yakalanan gözaltında en fazla ne kadar tutulabilecektir. Bu çalışmada kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yaşamsal unsuru olan “biran önce hâkim önüne çıkarılma”, diğer bir ifadeyle “derhal” kavramı üzerinde durulmakta; konuya ilişkin olarak AİHS ile Türk Hukuk sistemi ve pratiği karşılaştırılarak ele alınmaktadır.
II. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki Düzenleme
Parg. 7. Daha önce de belirtildiği gibi her bireyin Habeas Corpus güvencesine sahip olduğu düşünülecek olursa, gözaltı süresi, gözaltının söz konusu işlevleri ile orantılı olmak ve bu işlev doğrultusunda mümkün olduğu kadar sınırlı tutulmak zorundadır. Kişinin mümkün olduğunca çabuk hâkim önüne çıkarılma güvencesinin söz konusu önemi, bu tarz düzenlemelerin milletlerarası hukukta da yer almasına neden olmuştur. Örneğin, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen “Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Milletlerarası Sözleşmesi”nde “derhal” hâkim önüne çıkarılmaktan söz edilmiştir[8].
Parg. 8. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 5/3 maddesinde de yakalanan ya da gözaltı veya tutuklama nedeniyle özgürlüğü kısıtlanan kişinin hâkim veya adli görevi yapmaya kanunen mezun kılınmış diğer bir memur önüne çıkarılma süresi “derhal” deyimiyle ifade edilmiştir. Bu maddede “herkesin özgürlüğe ve güvenliğe hakkı vardır” denildikten sonra söz konusu özgürlüğün belirli bazı durumlarda sınırlanabileceği ifade edilmiş ve sınırlama nedenleri olarak da “yakalama” ve “tutuklama”ya yer verilmiştir.
Parg. 9. Yakalama bir suç işleme şüphesi altındaki kişinin özgürlüğünün henüz bir hâkim, tarafından verilmiş tutuklama kararı olmadan önce sınırlandırılması demektir. Yakalama koruma tedbirlerinden biridir; sanığın kaçmasının önlenmesi ya da kimliğinin öğrenilerek tutuklamanın mümkün kılınması ve delillerin karartılmasının önlenmesi amacıyla başvurulur. Yakalananın gözaltında tutulması kişinin hak ve özgürlüklerini sınırladığı için, ancak zorunlu hallerde haklı görülebilir, ve bu nedenle diğer koruma tedbirleri gibi geçicilik niteliğine sahiptir[9]. Bu geçicilik özelliği nedeniyle, yakalamanın sonucu olan gözaltı süresinin üst sınırı Anayasa ve kanunlarda gösterilmiştir.
Parg. 10. Ana kural, özgürlüğün hâkimin usulüne uygun bir kararıyla kısıtlanacağıdır. O halde yakalama durumunda yapılacak ilk iş yakalanan kişinin, hakkında bir karar alınmak üzere tutuklamaya yetkili hâkim önüne çıkarılmasıdır. “Habeas Corpus” güvencesi olarak da tanımlanan hâkim güvencesi, kolluk gücünün yakalanan kişiyi gözaltında tutma süresini de sınırlamayı gerektirmektedir.
Parg. 11. Bilindiği gibi yakalamanın şartları (CMUK md. 127), meşhud suçlarda, sadece meşhud cürüm sırasında rastlanan veya meşhud cürümden dolayı takip olunan kişinin kaçacağından korkulması veya kimliğinin tespitinin mümkün olmaması iken, meşhud suçlar dışında; tutuklama kararı verilmesini gerektiren bir durumun olması ve gecikmesinde tehlike olan hallerin bulunmasıdır. Tutuklama müzekkeresi ile tutma için ise önceden verilmiş bir tutuklama kararı olmak zorundadır[10].
Parg. 12. Kolluk gücünün bir kişiyi yakalayabilmesi için en azından tutuklama şartlarından biri olan “suç işlediğine dair kuvvetli şüphe sebepleri”ni elde etmiş olması ve sanığın kaçacağına dair şüphe duyması gerekmektedir. Bu durumda, gözaltı süresi içinde yapılacak işlemler, zaten var olan “kuvvetli şüphe’ye ilişkin delillerin” ve yakalananın ifadesinin bir zabıtla tespit edilmesi ve söz konusu kişinin kimliğinin ve ikametgahının saptanmasıdır; yoksa gözaltının işlevi delil olmaksızın yakalayıp bu süre içinde delil bulmaya çalışmak değildir[11].
Parg. 13. AİHS m. 5/1 e. 1 ‘de “bir suç işlediği şüphesi altında olan yahut suç işlemesine veya suçu işledikten sonra kaçmasına mani olmak zarureti inancını doğuran makul sebeplerin mevcudiyeti dolayısıyla, yetkili asli makam önüne çıkarılmak üzere yakalanması” amacıyla kişi özgürlüğünün sınırlanabileceği kabul edilmiştir. Bu nedenle AİHS 5/1 maddeye göre “suç işleme şüphesi”, “suçun işlenmesinin önlenmesi” veya “kaçmayı önleme” dışında kalan bir amaçla yakalama ve tutuklama yoluna gidilmesi mümkün olmamaktadır. Yakalama ve tutuklama için AİHS’ye göre “makul şüphe” bulunmalıdır. Bu anlamda “makul şüphe”, söz konusu kişinin suçu işlemiş olabileceği konusunda objektif bir gözlemciyi iknaya yeterli olgu ve bilgilerin mevcut olmasını gerektirmektedir[12]. Bu nedenle şüpheye dayanak oluşturan herhangi bir olgu veya bilgi olmaksızın kişilerin yakalanması ve tutuklanması durumunda ise AİHS 5. madde ihlâl edilmiş olacaktır.
Parg. 14. AİHS 5. maddede düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının alt unsurları ise şunlardır[13]:
* Kişi ancak yasal nedenlerle ve usullerle özgürlüğünden yoksun bırakılabilir (5/1);
* Kişi hakkındaki suçlamayı derhal öğrenme (5/2);
* Kişi derhal bir hâkim veya adli görev yapmaya kanunun yetkili kıldığı bir memur huzuruna çıkarılması ve tutukluluğun makul süre devam etmesini isteme (5/3);
* Kişinin yakalama ve tutuklamanın kanuna uygunluğunun denetimini sağlamak için yargı yoluna başvurma hakkı ile yargılamanın en kısa sürede yapılmasını ya da salıverilmesini isteme (5/4);
* Aykırı olarak yakalama ve gözaltına alma durumunda mağdurun tazminat isteme (5/5), haklarıdır.
Parg. 15. Maddede belirtilen, yakalama ya da tutuklama halinde; derhal hâkim önüne çıkarılma ve makul sürede yargılanma ya da salıverilme konuları özellikle dikkat çekmektedir. AİHS’nde “derhal” yapılması gereken şey, tutulan kişiye bildirim ve hemen mahkeme önüne çıkarılmadır[14].
Parg. 16. “Derhal” ya da “hemen” sözcüğü AİHS’nin İngilizce metninde “prompthly” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Mahkemeye göre, hiç bir olayda, Devlet, “yakalanan ya da gözaltı ve tutuklama ile özgürlüğü kısıtlananın derhal bir hâkim önüne çıkarılma” yükümlülüğünden kurtulmuş sayılmaz; bu madde, bireyin temel bir hakkını Devletin keyfi olarak müdahale etmesine karşı korumayı amaçlamaktadır; yargı güvencesi AİHS’nin giriş kısmında ifadesini bulan hukukun üstünlüğü ilkesinden kaynaklanmaktadır.
Parg. 17. Öncelikle yakalanan kişinin “derhal” bir hâkim önüne çıkarılması kavramından tam olarak ne anlamak gerekir? AİHM, geliştirdiği içtihatla, dört günü aşan gözaltı süresini gereğinden uzun ve bu nedenle de AİHS m. 5’i ihlâl eder nitelikte görmektedir. Bu nedenle sanık sayısı ne kadar çok ve dava ne kadar karmaşık olursa olsun, sivil veya askeri yargı olsun, olağan ya da olağanüstü hâl rejimi koşullarında olsun, yakalanan kişi en fazla 4 gün süreyle göz altında tutulabilecektir. Bu süre dolduktan sonra ya salıverilmesi veya tutuklanması için hâkim önüne çıkarılması gerekmektedir. AİHM kararlarına göre, makul sürenin hesaplanmasında göz önünde tutulacak zaman dilimi kişinin özgürlüğünün fiilen kısıtlandığı tarihten başlayıp fiilen salıverildiği tarihe kadar geçen süredir.
Parg. 18. AİHM 22.05.1984 tarihli De Jong, Baljet ve Van den Brink-Hollanda kararında[15], askerlik görevlerini yaptıkları sırada verilen emirlere inançlarını gerekçe göstererek itaat etmeyen askerlerin Askeri Mahkeme önüne çıkarılıncaya kadar geçen gözaltı sürelerini -6, 7 ve 11 günlük süreler- yine Van Dersluijs, Zuiderveld ve Klape-Hollanda kararında[16] askerlik hizmetinde olan Van Dersluijs, Zuiderneld ve Klape’in yakalanmalarından itibaren askeri mahkemeye sevklerine kadar geçen ve 8 ile 14 gün arasında değişen süreleri AİHS’nin 5/3. maddesinde belirtilen “derhal” kavramına aykırı bulmuştur. Mahkeme, sözleşmenin yalnız sivilleri değil askerleri de kapsamı içine aldığını, fakat Sözleşme kurallarını askerlere uygularken askerliğin özelliklerinin göz önünde tutulması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme’ye göre askerlik, özgürlüğü kısıtlayan bir durum değildir. Her devlet kendi askeri disiplinini düzenlemekte serbesttir. Dolayısıyla bir sivile uygulandığında özgürlüğü kısıtlayıcı kabul edilen bir durum, askerlere uygulandığında her zaman aynı sonucu vermeyip, özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelmeyebilecektir. Bununla birlikte, silahlı kuvvetlerin bünyesindeki yaşamın normal sınırlarını aşan kısıtlamalar Sözleşmenin 5. maddesi kapsamına girebilecektir. Mahkeme’ye göre, bu son iki davada da: Askeri yaşamın ve askeri adaletin ihtiyaçları gözönüne alınsa bile sözkonusu süreler AİHS 5/3 maddesinde belirtilen sınırları aşmaktadır.
Parg. 19. AİHM, Birleşik Krallığa karşı Brogan ve diğerleri kararında[17], kişilerin dört günden fazla hâkim önüne çıkarılmaksızın gözaltında tutulmalarını AİHS’ne aykırı bulmuştur. Söz konusu davada, K.İrlanda’da terör olgusu nedeniyle bir istisnai rejim yürürlüktedir. Hem anti-terör mevzuatı hem de olağanüstü hâl rejimi mevzuatı bulunmaktadır. Brogan ve diğerleri, terör suçu zanlısı olarak yasaya dayalı biçimde gözaltına alınmış; Brogan 5 gün 11 saat, Coyle 6 gün 16,5 saat, McFadden 4 gün 6 saat ve Tracey 4 gün 11 saat gözaltında tutularak sorgulanmış, ancak daha sonra yargıç karşısına çıkarılmadan serbest bırakılmışlardır. Bu kişiler, Komisyon’a yaptıkları başvuruda özgürlüklerini kısıtlayan söz konusu sürelerin Sözleşme’nin 5. maddesine aykırı olduğunu iddia etmişlerdir. Ekim 1984-Şubat 1985 tarihleri arasında Komisyon’a yapılan bireysel başvurular, Komisyon tarafından 11 Temmuz 1986’da kabul edilebilir bulunmuştur. Nihayet Komisyon, 11 Mayıs 1987 tarihinde raporunu tamamlamış ve Brogan ve Coyle bakımlarından AİHS (md. 5/3 ve 5)’nin ihlâl edildiği, McFadden ve Tracey bakımından bu maddelerin ihlâlinin söz konusu olmadığı sonucuna varmıştır. Karar daha sonra AİHM önüne götürülmüştür. Mahkeme yapılan başvuruyu 29 Kasım 1988 tarihinde hükme bağlamış ve Komisyon’dan farklı olarak, her dört başvurucu için de AİHS’nin 5/3 ve 5/5 maddelerinde düzenlenmiş bulunan, hukuka uygun olarak yakalanan veya gözaltına alınan kişilerin derhal hâkim ya da yargısal yetkiler kullanan bir merci önüne çıkarılması hakkı ile, buna aykırılık halinde mağdurun tazminat hakkının ihlâl edildiği sonucuna ulaşmıştır. Mahkeme bu sonuca ulaşırken derhal kavramı üzerinde durmuş, ve sonuç olarak gözaltına alınan bu kişilerin terör suçu zanlısı dahi olsalar ve gözaltına alınmalarına ilişkin buna olanak sağlayan bir yasal düzenleme yürürlükte de bulunsa, dört günü aşan gözaltı süreleri Avrupa standartlarına aykırıdır ve Sözleşme ihlâl edilmiş olmaktadır.
Parg. 20. Bu aşamada belirtelim ki, Yenisey’e göre sürenin saptanmasında; gözaltı sürecinde yapılan işlemlere, işlemlerin yoğunluğuna bakılmalıdır. “… Kişi gözaltına alındı, hakkında işlem yapıldı, artı işlem, artı işlem, artı işlem eşittir süre. Yani, ifade alma ne kadar sürer, yarım saat, yer göstermesi, iki saat, yüzleştirmesi, onbeş dakika, işlem artı, işlem artı, işlem eşittir saat… 4 gün kişi gözaltında tutulmuş fakat bir tek ifade alınabilmiş, başka bir işlem yok. Bu hak ihlâlidir. Çünkü gözaltında tutmanın amacı hâkimin karar verebileceği kadar dosyanın olgunlaştırılmasıdır. Böyle yapılmayıp da kişi 4 gün, 6 gün, 7 gün tutulursa ve hakkında hiçbir işlem yapılmaz, dosyada bir tek ifade alma işlemi varsa, bu Türkiye’nin mahkum edilmesi için yeterlidir”[18]. Belirtelim ki, Yenisey’in bu düşüncesi son derece insancıl ve ileri bir düşünce biçimi olsa da, AİHM, 4 günü geçmeyen gözaltı süresi içerisindeki yapılan işlemlerin yoğunluğu üzerinde durmamaktadır.
Parg. 21. AİHS’nin 5/3 maddesinde yakalanan veya gözaltı ve tutuklama ile özgürlüğü kısıtlanan kişinin derhal “bir hâkim veya adli görevi yapmaya (yargı kuvvetini icra etmeye) kanunen yetkili kılınmış diğer bir memur” önüne çıkarılmasından sözedilmiştir. Burada öncelikle sözü geçen “adli görevi yapmaya kanunen mezun kılınmış diğer bir memur”dan ne anlaşılmaktadır? Sözleşme iki kategoriye ayrılabilen otoritelerden sözetmektedir; iki kategoriden birini seçme hakkı üye devletlere tanınmıştır. Bu iki kategori birbirinin aynısı değildir, fakat benzer bir işlev görmektedir. Adli görevi ya da yargı kuvvetini icra etmeye yetkili kılınmış memur, hukuki ihtilâflarda karar verme yetkisine sahip olmayabilmektedir.
Parg. 22. AİHM, “hukuken yargılama yetkisine sahip diğer görevlinin” soruşturma makamının bir temsilcisi olarak sonraki işlemlere müdahale edebilen bir savcı ya da bir auditeur militaire olduğu olaylarda, Sözleşmenin 5/3. maddesinin ihlâline karar vermektedir. Mahkeme 23.10.1990 tarihli, Huber-İsviçre[19] kararında, Bayan Huber savcı önüne çıkarılmış, Savcı yalan tanıklıktan Bayan Huber’in tutuklanmasına karar vermiştir. Mahkemenin de belirttiği gibi, İsviçre’de Savcının yürütmeden bağımsız olmasına karşın, söz konusu olayda Savcının iddianameyi hazırlayarak Huber davasında taraf haline geldiği saptanmıştır. Bu durumda Mahkeme, Savcının tarafsızlığından şüphe edileceğini belirterek, Bayan Huber’in söz konusu Savcı önüne çıkarılmasının 5/3 maddede belirtilen anlamda adli görevi yapmaya mezun bir memur önüne çıkarılmayla aynı olmadığını tespit etmiştir.
Parg. 23. Demek ki, belli şartlar altında yakalanan ya da gözaltında bulundurulan kişinin bir hâkim yerine, benzer özelliklere sahip bir adli görevli önüne çıkarılması da mümkündür. Fakat söz konusu adli görevlinin yürütmeden bağımsız olması gerekmektedir. AİHS 6. maddede öngörülen mahkeme[20];
a) Yargısal karaktere sahip;
b) Yürütmeden bağımsız;
c) Makul işlerliği olan;
d) Usuli güvenceler sunan bir organdır[21].
Parg. 24. Dolayısıyla, bir organın ulusal hukuk düzeni içerisinde mahkeme olarak adlandırılmış olması onu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında mahkeme yapmamaktadır. Mahkemenin yürütmeden bağımsız olması, yargıçların yürütme organı tarafından atanmaması, görevden alınmaması, terfilerinin, dolayısıyla özlük işlerinin yürütmeden etkilenmemesi gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye açısından DGM’lerin yapısı ve bu nedenle de verdiği kararlar Sözleşme’ye aykırı bulunmaktaydı[22]. Anayasamızın 143. maddesinde yapılan değişiklikle (18.6.1999) DGM’lerdeki askeri üye çıkarılarak durum düzeltilmeye çalışılmıştır.
Parg. 25. AİHS 5/5’e göre, 5. maddeye aykırı olarak yakalama ve gözaltına alma durumunda mağdurun “tatminkâr bir miktarda” tazminat istemeye hakkı vardır. Konu Türk Hukukunda 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesine İlişkin Kanunla düzenlenmiştir. Mevcut düzenleme AİHS 5/5 ile uyumludur. Bununla birlikte uygulamada hükmedilen maddi veya manevi tazminatın miktarları sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Mahkemelerin tazminat miktarını tam karşılık olarak belirleme konusundaki çekimserliklerini atarak tazminat miktarlarını AİHS’deki “adil tatmin” ilkesine uygun olarak belirlemeleri zorunlu görülmektedir[23].
Parg. 26. AİHS in. 5/3 uyarınca yakalanan kişinin makul süre içinde yargılanmaya hakkı vardır. Böylece tutuklama, “makul” yani kabul edilebilir bir süre ile sınırlandırılmıştır. Bu durum tutuklamanın öne alınmış bir ceza değil, bir “koruma tedbiri” olmasından kaynaklanmaktadır. Bir tedbir olan tutuklamanın öne alınmış bir ceza gibi kötüye kullanılması yönündeki uygulamayı düzeltme amacını güden AİHS 5/3 her olay için geçerli belirli bir süre saptamış değildir. AİHM önüne gelen her başvuruda somut olayın özelliklerini inceleyerek makul sürenin aşılıp aşılmadığını belirlemeye çalışmaktadır.
Parg. 27. AİHM’ye göre, ulusal mahkemelerin somut olayda tutuklamanın makul süreyi aşıp aşmadığını belirlerken, masumluk karinesini de göz önünde bulundurarak, kişi özgürlüğünün sınırlanmasını meşru kılan tüm koşulları araştırıp incelemeleri ve bunun gerekçesini de kararlarında açıkça göstermeleri gerekmektedir. AİHM’ye göre, tek başına suç işleme şüphesi tutuklama için zorunlu bir koşul ise de, belirli bir aşamadan sonra bu tek başına tutuklamaya gerekçe oluşturmaz. Ulusal mahkemelerin tutuklamanın devamına karar verirken, dayandıkları gerekçenin hâlâ bu tedbiri gerekli kılıp kılmadığını kararlarında belirtmeleri zorunludur. Uygulamada bazen olduğu gibi, gelişigüzel basmakalıp gerekçelerle verilen tutuklamanın devamına ilişkin kararlar AİHS m. 5’in ihlâli niteliğindedir[24].
Parg. 28. AİHM, 8.6.1995 tarihli Mansur kararında[25], başvurucunun beş yıl üç ay süreyle tutuklu kalmış olması nedeniyle Sözleşme’nin 5/3. maddesinin ihlâl edildiğini tespit etmiştir. Aynı şekilde AİHM, 8.6.1995 tarihli Yağcı ve Sargın kararında[26] 18 ay süren tutukluluk süresini de AİHS 5/3 maddesine aykırı bulmuştur[27]. Zira Ceza Muhakemesi Hukukuna göre gözaltına almanın bir ceza değil, bir muhakeme tedbiri olduğunu unutmamak ve dosyadaki eksiklikler tamamlanarak bir an önce şüpheliyi hâkim önüne çıkarmak gerekmektedir.
Parg. 29. Yine söz konusu bu iki kararında AİHM, yargılamaların 7 yıl ve 4 yıl 9 ay sürmüş olmasını Sözleşme’nin 6/1 maddesinde düzenlenmiş bulunan adil yargılanma hakkı/makul sürede yargılanma hakkının ihlâl edildiğine hükmetmiştir.
Parg. 30. Kişi özgürlüğünün güvencesi olarak düşünülen söz konusu süre sınırlamaları Türk Anayasa ve yasalarında da öngörülmüştür. Bu bölümde öncelikle son düzenlemeler yapılmadan önceki duruma yer verildikten sonra mevcut durum ele alınacaktır.
a) Önceki Düzenlemeler
Parg. 31. 1961 Anayasasında (md 30/4) “yakalanan ve tutuklanan kimsenin, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç yirmidört saat içinde hâkim önüne çıkarılır ve bu süre geçtikten sonra hürriyetinden yoksun kılınamaz” denmekteydi. 1971 değişikliği ile buradaki süre kırksekiz saate çıkarılırken, toplu halde işlenen suçlar için ayrı bir hüküm getirilmiş ve bu süre yedi güne çıkarılmıştı. Anayasanın 1973 değişikliğinden sonra ise kırksekiz saatlik süre korunmakla beraber, “Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev ve yetkilerine giren suçlar ile kanunun açıkça belli ettiği hallerde toplu olarak işlenen suçlarda ve genellikle savaş ve sıkıyönetim hallerinde, kanunlarda gösterilen süre içinde hâkim önüne çıkarılır; bu süre onbeş günü geçemez” denilerek yedi günlük süre onbeş güne çıkarılmış ve sıkıyönetim ve savaş halleri gibi kriz dönemlerindeki gözaltı ile Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev ve yetkilerine giren suçlardaki gözaltı bu söz konusu süre kapsamı içinde değerlendirilmiştir.
Parg. 32. Başlangıçta 1982 Anayasasında da (md. 19) gözaltı süresinin üst sınırı olarak kırksekiz saatlik ve (toplu suçlarda) onbeş günlük sürelere yer verilmişti. Fakat yine maddede sıkıyönetim ve savaş halleri için de onbeş günlük süreyi benimseyen 1973 Anayasa değişikliğinden bir adım daha geri gidilmiş ve olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde bu sürelerin uzatılabileceği öngörülmüştü. Böylece kriz dönemlerinde onbeş günlük üst sınırın aşılması da mümkün olmuştur, nitekim, Anayasa Mahkemesi’nce 16.2.1972 tarihinde iptal edilmiş olan 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15. maddesinde belirtilen 30 günlük süre, 3.5.1985 tarih ve 3195 sayılı değişiklik ile tekrar gündeme getirilmiştir. Oysa Anayasa Mahkemesi ilgili kararında, “bu süreyi, sıkıyönetim gereklerini ve gereksinimlerini aşan, olağanüstü deyimiyle de tanımlanamayacak bir önlem, bir çeşit fiili tutuklama” olarak değerlendirmişti[28].
Parg. 33. CMUK 128/1’e göre yakalanan kişi serbest bırakılmazsa, gereksiz veya haklı olmayan bir gecikmeye meydan vermeyecek biçimde ve yakalandığı yere en yakın sulh ceza hâkimine gönderilmesi için gerekli süre hariç, en geç yirmidört saat içinde ve CMUK 128/2’ye göre de, toplu olarak işlenen suçlarda en çok onbeş gün içinde, hâkim önüne çıkarılacağı kabul edilmekteydi. Sanık tutuklama müzekkeresi üzerine tutulduğunda ise CMUK md. 108’e göre derhal ve nihayet kırksekiz saat içinde yetkili hâkim önüne çıkarılmaktadır. Yakalanan şahıs hakkında kamu davası açılmışsa hemen hâkim önüne çıkarılacağı hükmü getirilmişti (CMUK 129). CMUK 157’ye göre de olay yerinde görevine ait işlemlere başlayan memurun, bu işlemlerin yürütülmesini kasten engelleyen veya yetkisi dahilinde verdiği emirlere karşı gelen kişileri araştırma bitene kadar ve en geç yirmidört saat müddetle gözaltında tutulabileceği belirtilmekteydi.
Parg. 34. PVSK’nin 17. md.’sine göre ise, polis, kimliğini ispat edemeyen kişileri, gerçek kimliği ortaya çıkana kadar ve yirmidört saati geçmemek üzere gözaltında tutabilmektedir. 3233 sayılı yasayla PVSK’na getirilen 2. ek maddede ise yakalananın en geç yirmidört saat içinde, üç veya daha fazla kişinin bir suçun icrasına iştiraki suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda ise en geç onbeş gün içinde hâkim önüne çıkarılması düzenlenmişti.
Parg. 35. Öte yandan Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hâl Kanunlarında da kriz dönemlerindeki gözaltı sürelerine ilişkin çeşitli düzenlemeler yer almaktaydı. 13.5.1971 tarih, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 3.5.1985 tarih ve 3195 sayılı kanunla değişik 15. md.’sine göre yakalananların sıkıyönetim komutanlığı nezdindeki askeri mahkemeye sevk ve tutuklamaları gerekip gerekmediği hakkında bir karar alınıncaya kadar gözaltında tutulabilmeleri mümkündür ve bu süre 15 günden fazla olmayacaktır. Ancak, delillerin araştırılıp tespitinin uzun süre alması söz konusu ise, bu süre otuz güne kadar uzayabilmektedir. 25.10.1983 tarih ve 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanununun 26. maddesine göre de, olağanüstü hâl ilânında, CMUK 128. maddede yer alan gözaltı süreleri Cumhuriyet Savcısının veya gecikmesinde zarar bulunan durumlarda sulh ceza hâkiminin emriyle iki katına kadar uzatılabilmesi öngörülmüştü.
Parg. 36. 16.6.1983 tarih ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 16. maddesinde ise, Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlar nedeniyle yakalanan kişinin, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok onbeş gün içinde hâkim önüne çıkarılacağı, Anayasanın 120. maddesi uyarınca olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalananlar hakkında bu sürelerin iki kat olarak uygulanacağı öngörülmekteydi[29].
Parg. 37. Görüldüğü gibi süre açısından kural olarak, kırksekiz saat (CMUK m. 128’de yirmidört saat) gözaltı süresi kabul edilmiş, fakat toplu olarak işlenen suçlarda onbeş günlük gözaltı süresi öngörülmüştü. Söz konusu onbeş günlük sürenin, sözleşmenin öngördüğü’ derhal” hâkim önüne çıkarılma ilkesi ile bağdaştırılması güçtü; yukarıda da belirtildiği gibi AİHM, hâkim önüne çıkarılma konusunda ilgili Devletlere ancak dört güne kadar takdir alanı bırakmaktadır. Dolayısıyla, onbeş günlük gözaltı süresi açıkça AİHS’nin 5/3 maddesine aykırı idi. Nitekim Türkiye aleyhine yapılan başvurular Türkiye aleyhine sonuçlanmaya başlayacaktır.
Parg. 38. Türkiye, kriz dönemlerinde, söz konusu onbeş günlük sürenin dahi aşılmasını, AİHS’nin 15. maddesinde düzenlenen “savaş ve milletin varlığını tehdit eden diğer umumi bir tehlike halinde her Yüksek Akit Taraf ancak, durumun gerektirdiği oranda ve Devletler Hukukundan doğan diğer yükümlülüklere ters düşmemek şartıyla, Sözleşmede belirtilen yükümlülüklere aykırı tedbirler alır” hükmü doğrultusunda değerlendirilmiştir. Söz konusu madde alınacak tedbir ile durumun gerektirdiği önlemlerin “orantılı” olmasını öngörmektedir[30].
Parg. 39. Kriz dönemlerinde gözaltı süresini uzatma yetkisinin AİHS 15. maddesi çerçevesinde ilgili Devlete tanınabilmesi mümkün olmakla birlikte bu yetkinin de sınırsız olmadığı açıktır; sınır “kriz döneminin gerekleriyle orantılılıktır”. Söz konusu orantılılık prensibi milli organları da bağlamaktadır, diğer bir deyişle kolluk güçleri ve mahkemeler de dahil olmak üzere tüm milli organlar orantılılık prensibini gözönünde tutarak karar verecektir.
Parg. 40. Daha önce belirtildiği gibi, AİHM, Birleşik Krallığa karşı Brogan ve diğerleri kararında, kişilerin dört günden fazla hâkim önüne çıkarılmaksızın gözaltında tutulmalarını AİHS’ne aykırı bulmuştur. Söz konusu davada, K.İrlanda’da terör olgusu nedeniyle bir istisnai rejim yürürlüktedir. Hem anti-terör mevzuatı hem de olağanüstü hâl rejimi mevzuatı bulunmaktadır. Mahkeme derhal kavramı üzerinde durmuş, gözaltına alınan bu kişilerin terör suçu zanlısı dahi olsalar ve gözaltına alınmalarına ilişkin buna olanak sağlayan olağanüstü hâl rejimi yürürlükte de bulunsa, dört günü aşan gözaltı süreleri Avrupa standartlarına aykırıdır ve Sözleşme ihlâl edilmiş olmaktadır.
Parg. 41. AİHM, 23.9.1998 tarihli Demir ve diğerleri kararında[31] da başvurucuların olağanüstü hâl koşullarında da olsa 16 ile 23 gün süre ile göz altında tutulmuş olmalarını derhal hâkim önüne çıkarılma hakkının ihlâl edildiği şeklinde karara bağlayacaktır. Mahkeme’ye göre, araştırma ve soruşturma bitirilemediği gerekçesiyle yargının müdahalesi olmadan uzun süreli incommunicado gözaltı olağanüstü halin zorunlu kıldığı bir tedbir değildir; böyle bir gözaltında tutma halinde, keyfi muamelelere karşı yetersiz kalınmaktadır. Her ne kadar Türk Hükümeti AİHS’nin 15. maddesi gereğince olağanüstü halde kişi özgürlüğü bakımından “yükümlülük azaltma” beyanında bulunmuş (derogation) ise de AİHM, olayda gözaltı süresinin OHAL’in zorunlu kıldığı bir durum olmadığı sonucuna varmıştır[32].
Parg. 42. Daha sonra, 3842 sayılı yasayla yapılan düzenlemeye göre, üç veya daha fazla kişinin bir suça iştiraki suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, daha önce 15 gün olan gözaltı süresi, dört güne indirilmiştir. Bunun için, delillerin toplanmasında güçlük veya fail sayısının çokluğu ve benzeri nedenlerin bulunması gerekmektedir. Öte yandan, soruşturma bu sürede sonuçlandırılamazsa Cumhuriyet Savcısının talebi ve sulh ceza hâkiminin kararı ile yedi güne kadar uzatılabilmektedir[33] (m. 128/2 CMUK).
Parg. 43. Sonuç olarak, son dönemdeki değişiklikler yapılmadan önce, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının yaşamsal unsuru olan bir an önce hâkim önüne çıkarılmaya ilişkin süreler bakımından bir bütünlük bulunmamakta; birbirinden farklı ve AİHS standartlarından uzak yapılarla karşılaşılmaktaydı.
b) Son Yıllardaki Düzenlemeler Çerçevesinde Durum
Parg. 44. Bu birbirinden farklı, çelişkili sürelerin kaldırılarak AİHS standartlarına uygun düzenlemelerin yapılması öğretide uzun yıllardan beri savunulmaktaydı. Örneğin, Centel, çok sanıklı olayların arttığı olağanüstü dönemler için gerekli görülen bu istisnai sürelerin kaldırılması ve tüm suçlar için tek süre öngörülmesi gerektiğini belirtmekteydi[34].
Parg. 45. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHS m. 5 de öngörülen “derhal” ifadesini, en fazla dört gün olarak nitelendirdiği için, Türkiye’ye ilişkin olarak verilen pek çok kararda sürenin uzunluğu nedeniyle “derhal hâkim önüne çıkarılma hakkı”nın (AİHS m. 5/3) ihlâl edildiğine karar verilecektir.
Parg. 46. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve kanunlarında yer alan yakalananı gözaltında bulundurma sürelerinden bazıları -7, 10, 15, 30 günlük süreler- AİHS’nin ilgili maddesinde (5/3) yer alan hükümle ve Strasbourg Organları kararları ile çatışmaktaydı. Bu durumda seçilecek iki yöntem bulunmaktaydı; birincisi TBMM’nin harekete geçerek Anayasa ve kanunlarda bir değişiklik yapmaya yönelmesi, ikincisi ise AİHS’nin kurallar kademelenmesinde sahip olduğu yerin mahkemelerce hatırlanması ve Anayasanın AİHS’a uygun yorumlanmasıydı[35]. Ancak her ikisi de uzun süre gerçekleşmeyecektir. Nihayet, TBMM, Strasbourg Organları kararlarının yoğunluğu karşısında düzenleme yapmak durumunda kalmıştır.
Parg. 47. Son değişiklikler yapılmadan önce, DGM’nin görev alanı dışında kalan suçlar bakımından CMUK m. 128 ile “toplu olarak işlenen suçlarda” göz altı süresinin hâkim kararıyla da olsa 4 günden sonrası için 7 güne kadar uzatılmasına olanak sağlanmasının AİHM içtihatlarıyla olan uyumsuzluğu da açıkça ortaya çıkmaktaydı.
Parg. 48. Öte yandan 1997 yılında 4229 sayılı kanunla Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usulü Hakkında Kanunun 16. maddesi yeniden düzenlenmiş ve toplu olarak işlenen suçlarda yakalanan kişinin 7 gün süreyle göz altında tutulabilmesi yönünde bir düzenlemeye yer verilmiş; olağanüstü hâl bölgesi açısından bu sürenin 10 güne kadar uzatılabilmesine olanak sağlanması yönünde değişikliğe gidilmiş ise de, bu değişikliğe rağmen, DGM’lerin görev alanına giren suçlar açısından AİHM kararlarıyla tam anlamıyla bir uyum sağlanamamıştı[36].
Parg. 49. 3.10.2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunla 1982 Anayasası’nın 19. maddesinde değişiklik yapılmıştır. Buna göre: “Yakalanan kişinin, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hâkim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir” denilmektedir[37]. Bu değişiklikle Anayasanın 19. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesiyle uyumlu hale getirilmek istenmektedir.
Parg. 50. Anayasa değişikliği doğrultusunda CMUK m. 128 ve DGMKGYUK m. 16’da 6.2.2002 tarih ve 4744 sayılı kanunla gerekli değişikliğe gidilerek uyumsuzluk ortadan kaldırılmıştır. Buna göre, göz altı süresinin toplu olarak işlenen suçlarda, suç DGM’lik olsun veya olmasın 4 günden sonrası için uzatılmasına artık olanak tanınmamıştır[38].
Parg. 51. Belirtilmesi gereken diğer önemli bir gelişme de gözaltına alınan kişinin, ifade alınmanın öncesinde ve sonrasında doktor muayenesinden geçirilirken doktorla güvenlik görevlisi bulunmaksızın baş başa kalabilmesinin mümkün kılınmış olmasıdır[39].
Parg. 52. CMUK’ta yapılan son değişikliklerle gözaltı süresini kısaltan kurallar getirilmiş iken, DGM’lerin görevine giren suçlarda, 6.3.1997 tarih ve 4229 sayılı Kanunun 31/2. maddesiyle 2845 sayılı DGM Kanununun 16. maddesinde yapılan olumlu değişikliğe rağmen, öngörülen gözaltı süresi, AİHM’nin içtihatlarıyla uyum içinde değildi. Gerçekten anılan yeni düzenlemeye göre, DGM’lerin görevine giren suçlarda, gözaltı süresi, tek veya iki sanıklı suçlarda 48 saat, üç veya daha fazla sanıklı suçlarda 4 gün olarak öngörülmüş ve soruşturma bu sürede sonuçlanmazsa Cumhuriyet Savcısının istemi ve hâkimin kararıyla bu sürenin 7 güne kadar uzatılabileceği kabul edilmişti. Olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan toplu suç sanığı kişilerin gözaltı süresi ise, yedi güne çıkarılmış ve bu sürenin C. Savcısının istemi ve hâkim kararıyla on güne kadar uzatılabilmesi kabul edilmişti. 3842 sayılı yasanın 31/1. maddesi gereğince 128. maddedeki gözaltı süresine itirazla ilgili hâkim güvencesine de sahip bulunmamaktadır. Bu nedenle Anayasanın 19. maddesinde 3.10.2001 tarihinde yapılan değişiklikle toplu olarak işlenen suçlarda göz altı süresi 4 güne indirilmiş ise de, bu sürelerin olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilmesi konusunda yasama organına yetki verilmiştir. Anayasa değişildiğine paralel olarak CMUK 128 ve DGMKGYUK 16’da 6.2.2002 tarih ve 4744 sayılı Kanunla yapılan değişikliklerle, uyumsuzluk ortadan kaldırılmış olmaktadır.
Parg. 53. Öte yandan her ne kadar Anayasada yapılan değişiklikle olağanüstü hâl bölgesi içerisinde işlenen suçlar bakımından bu sürelerin uzatılabilmesine olanak tanınmış ve 4744 sayılı kanun da, “olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan kişiler hakkında ikinci fıkrada dört gün olarak belirlenen sürenin, Cumhuriyet Savcısının talebi ve hâkim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilmesine” olanak sağlamış olması nedeniyle Sözleşmeye yönelik bir ihlâl mevcut gibi gözükmekte ise de, yeni düzenlemede, hâkimin süre uzatmaya ilişkin kararını vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinleyeceği öngörüldüğü için, bugünkü durumda Sözleşme bakımından ortaya çıkan uyumsuzluğun tam olarak giderildiği ifade edilmektedir[40].
IV. Türkiye’ye İlişkin Verilen Kararlar[41]
Parg. 54. Son düzenlemeler yapılmadan önce Türkiye sadece gözaltı süreleri nedeniyle Strasbourg Organları önünde mahkum edilme potansiyeli taşıyan bir devletti. Gözaltı ve tutukluluk sürelerinin makul süreleri aştığı iddiası Türkiye ile ilgili olarak AİHK ya da AİHM’nde sonuçlanan davalardan birçoğunda söz konusu olmuş ve Sözleşmenin ihlâl edildiği sonucuna varılmıştır. Bunların büyük bir kısmı, “dostane çözüm yoluyla” ve Türk Devleti’nin ödemede bulunmayı kabul etmesiyle, diğer kısmı ise Türkiye aleyhine tazminatla sonuçlanmıştır. 2001 yılında Anayasa’nın 19’uncu maddesi değişikliğinin görüşülmesi sırasında Meclis’te, AİHS’nin 5. maddesinde belirtilen sürelere uyumsuzluk nedeniyle Türkiye aleyhine açılan davaların 350 olduğu belirtilmektedir[42]. Burada konuya ilişkin bazı örnekler verilecektir.
Parg. 55. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sakık ve diğerleri kararında[43], söz konusu kişilerin 12 gün ile 14 gün arasında gözaltında kaldıktan sonra tutuklanmaları; Gündüz ve diğerleri kararında[44] başvuranların 17 gün ile 37 gün arasında değişen sürelerle gözaltında tutulmaları; Aksoy kararında[45] başvurucunun 14 gün süreyle avukatla görüştürülmeden ve yakınlarına haber verilmeden gözaltında tutulması; Göktaş ve diğerleri kararında[46] başvuranların 7 ile 10 gün arası gözaltı süresi; Yıldırım ve diğerleri kararında[47] 5 ile 15 gün arası gözaltı süresi; Günay ve diğerleri kararında[48] 5 ile 11 gün arası gözaltı süresi; Akbay kararında[49] 22 gün süren gözaltı süresi, Dikme kararında[50] başvurucunun 16 gün süreyle gözaltında tutulmuş olması, Değerli kararında[51] 8 gün gözaltı, Özata ve diğerleri kararında[52] 9 gün ve 14 günlük gözaltı süreleri, Akın kararında[53] 11 gün gözaltında kalmayı, Yolcu kararında[54] da başvurucunun 12 gün süre ile gözaltında tutulması vakıalarında, gözaltı süresinin uzunluğu nedeniyle “derhal hâkim önüne çıkarılma hakkı”nın (AİHS m. 5/3) ihlâl edildiğini tespit etmiş; dostane çözüme gidilmiş ve Sözleşmenin ihlâli nedeniyle tazminat ve yargılama giderine hükmetmiştir.
Parg. 56. AİHM, 25.05.1995 tarihli Kurt kararında[55] başvuran Koçeri Kurt’un oğlunun AİHS 5. maddede öngörülen güvencelerden tamamen yoksun bir şekilde gözaltında tutulması nedeniyle Sözleşme’nin başvuranın çocuğu bakımından ihlâl edildiğine hükmetmiştir. AİHM’ne göre: Bir kimsenin gözaltına alınmadığı şeklindeki iddianın aksi kanıtlandığı zaman 5. maddenin ağır ihlâli söz konusu olacaktır. Bu nedenle bir kimseyi yakalayan makamlar bu kimsenin nerede bulunduğunu bildirme yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesi sayesinde bir kimsenin kaybı riski ortadan kalkacaktır. Oysa Mahkemeye göre, ortada Üzeyir Kurt’un gözaltına alındığını belirleyen bir belge mevcut değildir ve başvuranın oğlunun daha sonra nereye götürüldüğü ve ne olduğu konusunda hiçbir resmi bilgi ve bulgu bulunmamakta; bu durum ise özgürlükten yoksun bırakma işlemini yapan kimselere bir suça katılmalarını gizlemek, izleri silmek ve böylece her türlü sorumluluktan kaçmak imkânı sağlamaktadır. Mahkeme’ye göre hangi saatte ve yerde nerede bir kimsenin yakalandığı, gözaltına alınan kimsenin ismi ile gözaltına alma nedenleri ve söz konusu kişi ile ilgili kimlik bilgilerinin düzenli biçimde tutulması 5. maddeye göre yerine getirilmek zorundadır. Mahkeme, resmi makamların başvuranın oğlunun nerede bulunduğu konusunda inandırıcı ve ayrıntılı herhangi bir bilgi vermediklerini, gözaltına alındıktan sonra ne olduğunu, ayrıca başvuranın ısrarla oğlunun göz altına alındığını ve başına bir şey gelmesinden endişe duyduğunu iddia ettiği halde hiçbir soruşturma yapmadıklarını tespit etmiş ve böylece başvuranın oğlunun inkâr edilse de, 5. maddede öngörülen güvencelerden tamamen yoksun bir şekilde gözaltında bulundurulduğu ve bu nedenle kişi özgürlüğünün ağır surette ihlâl edildiği sonucuna varmıştır[56].
Parg. 57. Sonuç olarak, bir hakkın pozitif hukuk metinlerinde düzenleniyor olması, her zaman için, o hakkın tanınması, korunması ve geliştirilmesi anlamına gelmemekte; uygulamanın da büyük önem taşıdığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.
V. Sonuç
Parg. 58. Özellikle polis gözetimi altındaki kişilerin işkence ve kötü muameleye tabi tutulduklarından sık sık söz edildiği bir ortamda kişiyi uzun süreli olarak -7,10,15,30 günlük sürelerle- gözaltında tutma, hak ve özgürlükler açısından sakınca oluşturmaktaydı. Böylece sürenin uzun tutulması bazı olumsuzluklara yol açmakta; gözaltında ölüm, kayıp, işkence ve insanlık dışı muamele gibi, insan onuruna aykırı ve AİHS’nde korunan diğer hak ihlâllerinin artmasına neden olabilmektedir. Söz konusu bu haklar ise kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkıyla ilintili hakları oluşturmaktadır.
Parg. 59. Hukuk devletinin gereği olan ilkeler gözetilmeden bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması halinde yapılan işlem, keyfî ve Sözleşmeye aykırı sayılmakta ve yakalanan veya tutuklanan herkesin “biran önce bir hâkim veya adlî görevi yapmaya yetkili kılınmış bir görevli önüne çıkarılması” hakkının ihlâli sonucunu doğurmaktadır. Sözleşmenin 5. maddesi, kişi özgürlüğü ve güvenliğine ilişkin olup, yakalanan kimsenin derhal hâkim önüne çıkarılmasını emretmektedir.
Parg. 60. AİHM, geliştirdiği içtihatla, dört günü aşan gözaltı süresini gereğinden uzun ve bu nedenle de AİHS m. 5’i ihlâl eder nitelikte görmektedir. Bu nedenle sanık sayısı ne kadar çok ve dava ne kadar karmaşık olursa olsun, sivil veya askeri yargı kapsamında olsun, olağan ya da olağanüstü hâl rejimi koşullarında olsun, yakalanan kişi en fazla 4 gün süreyle göz altında tutulabilecektir. Bu süre dolduktan sonra ya salıverilmesi veya tutuklanması için hâkim önüne çıkarılması gerekmektedir.
Parg. 61. Son yıllarda yapılan değişiklikler, ülkemizde hukuk devletinin yerleşmesini, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını ve iç hukukumuzun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle uyumlu hale getirilmesini hedefleyen düzenlemelerdir. Yapılan düzenlemelerle, AİHS 5. maddesinin öngördüğü kurallar benimsenmektedir. Kişi özgürlüğünü korumakta olan Sözleşmenin bu maddesi, gözaltına alma ve tutuklama sürelerini kısıtlayıp, bazı şartlara bağlamakta ve kişi özgürlüğünün keyfî bir şekilde ihlâl edilmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Belirtelim ki çok daha önce yapılması gereken bu düzenlemeler zamanında yapılmış olsaydı; Türkiye Devleti aleyhine sadece süre yönünden 350’yi aşkın dava açılmamış olacaktı.
Parg. 62. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisini kendi özgür iradesiyle kabul etmiş ve bu organların verecekleri kararları uygulama yükümlülüğü altına girmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini onaylayan diğer devletler gibi, Türkiye de bu kararların gereklerini yerine getirmek ve konusuna göre de yasalarını değiştirmek durumundadır. İşte, bu duruma uygun olarak, Anayasamızın 19 uncu maddesinde yazılı olan toplu olarak işlenen suçlarda hâkim önüne çıkarılma süresi yapılan değişiklikle aşağıya çekilmiş ve bazı durumlarda 30 güne kadar uzatılabilen süreler 4 güne indirilmiştir.
* Bu çalışma Erzurum İnsan Hakları İl Kurulu tarafından, İl Jandarma Komutanlığı ve İl Emniyet Müdürlüğü personeli için düzenlenen konferansta (23.10.2003) sunulmuştur.
** A.Ü. Erzincan Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
[1] Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı konusunda bkz. Uluslararası Af Örgütü, Adil Yargılanma Hakkı, (Çevirenler: Fadıl Ahmet Tamer, Erol Kaplan), İletişim Yayıncılık, İst. 2000; Bahri ÖZTÜRK/Veli Özer ÖZBEK/Mustafa Ruhan ERDEM, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Y., Ankara 2001, s.581 vd.; Nurullah KUNTER/Feridun YENİSEY, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Y., İstanbul 2000, s.521 vd.; Durmuş TEZCAN/Mustafa Ruhan ERDEM/Oğuz SANCAKDAR, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, Seçkin Y., Ankara 2002, s.208-222; Bülent TANÖR, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, BDS Y., İst. 1990, s.60-67; Timur DEMİRBAŞ, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Karşılaştırmalı Olarak Haksız Yakalama ve Tutuklama”, İzmir Barosu Dergisi, 1996, S.3, s.15 vd.; Feyyaz GÖLCÜKLÜ, “Yargılama Makamları Önünde Makul Süre”, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Mayıs-Eylül 1991, C.1, S.2-3, s.2 vd.; Osman DOĞRU/Atilla NALBANT, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Türkiye Karar Özetleri, İstanbul Barosu Y., İst. 2001; Mehmet Semih GEMALMAZ, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunda ve Türk Hukukunda Olağanüstü Rejim Standartları, (Olağanüstü Rejim) Beta Y., İst. 1994; Osman DOĞRU, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlar Rehberi (1960-1994), İstanbul Barosu Y., İst. 1999; Kemal BAŞLAR, İnsan Hakları ve Kamu Hürriyetleri (2), T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Polis Akademisi Başkanlığı, 2001, s.80-82; Feridun YENİSEY, “Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna Yapılan Başvurular Çerçevesinde Kolluk Güçlerinin Uygulamaları”, Farklı Bakış Tarzlarıyla İnsan Hakları Uygulamaları, A.P.K. Dairesi Başkanlığı Yayın No:139, Ankara 2000, s.71-72; Cengiz BAŞAK, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Gözaltında İnsan Hakları İhlâl leri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 51, S.4, Ankara 2002, s.41-71
[2] Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine 1954 yılında taraf olmuştur. Sözleşme’nin Türk Hukukundaki yeri ve önemi konusunda bkz. Ayhan DÖNER, İnsan Haklarının Uluslararası Alanda Korunması ve Avrupa Sistemi, Seçkin, Ankara 2003, s.89 vd.
[3] “Kişi özgürlüğü ve güvenliği, ikisi birlikte, insanın yasayla belirli ve sınırlı durumlar dışında hareket serbestliği ve özgürlüğünden yoksun tutulamaması demektir. Burada iki kilit nokta, gözaltına alma ve tutuklama işlemleridir. Kolluk güçlerinin belli koşullarda kişileri yakalama ve gözaltına alma yetkisi vardır. Ancak gözaltı süresi yasayla sınırlanmıştır. Bunun bitiminde, gözaltına alınmış kişinin salıverilmesi ya da tutuklanması istemiyle yargıç önüne çıkarılması gerekir. Tutuklamaya ancak yargıç ve o da belli koşullar varsa karar verebilir.”. TANÖR, s.60
[4] Kral II. Charles döneminde İngiltere’de kabul edilen 26/05/1679 tarihli “Habeas Corpus Act” özellikle kişi özgürlüğü ve güvenliğinin korunmasına yönelik oldukça önemli hükümler içermektedir. Bu nedenle de belge, kişi özgürlüğü ve güvenliği açısından büyük önem taşımaktadır. Habeas Corpus, öncelikle kişilerin hukuk dışı olarak, yani bir yargıç kararı olmaksızın tutuklanmalarını, hapsedilmelerini yasaklamıştır. Diğer yandan, uzun süre ve keyfe göre tutuklama, bu belge ile yasaklanmış; tutuklu kişilerin mümkün olan en kısa süre içinde yargıç önüne çıkarılmaları zorunlu kılınmıştır. Sanığın tutuklu olduğu durumlarda ise yargılamanın çok kısa bir süre içinde sonuçlandırılması ilkesi kabul edilmiştir. Ayrıca, tutukluların bazı ağır suçlar dışında kefaletle salıverilme ve tutuksuz yargılama ilkeleri benimsenmiştir. Habeas Corpus Act ilkeleri İngiltere’de mükemmel biçimde yerine getirilmiş, benzer ilkelerin Kara Avrupası ülkelerinin yasalarında yeralması ise uzun yıllar sonra gerçekleşmiştir. Bu belge konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Ayferi GÖZE, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Y., İst. 1995, s.428; İlhan AKIN, Kamu Hukuku, Beta Y., İst. 1987, s.284; Mehmet AKAD/Bihterin (VURAL) DİNÇKOL, Genel Kamu Hukuku, Der Y., İst., 2000, s.160-161; Mehmet Semih GEMALMAZ, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, Beta Y., İst. 1997, s.39-40
[5] Uluslararası Af Örgütü, Adil Yargılanma Hakkı, s.159-163; Kişi için asıl olan özgür olmaktır. Kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılması ise istisnai bir durumdur. Bu nedenle özgürlüğünden yoksun bırakılan kişi hakkındaki tasarrufun denetlenmesi ve hâkim önüne çıkarılması gerekmektedir. Bu bakımdan polis tarafından yapılan yakalama ya da gözaltına alma eylemlerinin amiri tarafından denetlenmesi yeterli görülemez. Kolluk görevlilerine amirleri tarafından yapılacak denetim idarenin kendi bünyesinde yaptığı iç denetimdir. O halde denetimi başka bir güç yapmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği bunu yargı organı yapacaktır.
[6] Uluslararası Af Örgütü, Adil Yargılanma Hakkı, s,102
[7] Nurullah KUNTER/Feridun YENİSEY, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta 2000, s.521
[8] 1966 tarihli Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi 9. maddesinde kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına ilişkin olarak;
1- Hiç kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı,
2- Gözaltına alınan herkesin, gözaltına alınma sebebini ve kendisine yöneltilen suçlamayı derhal öğrenme hakkına sahip olduğu,
3- Suçlanarak gözaltına alınan ya da yakalanan kişinin derhal hâkim ya da yargı gücünü kullanmaya yetkili bir başka resmi görevli önüne çıkarılması gerektiği,
4- Yargılamanın makul sürede yapılmasını ya da salıverilmesini isteme,
5- Yasadışı yakalanan ya da tutuklanan kimsenin tazminat isteme,
haklarına sahip olduğu belirtilmektedir. 10. madde ise, özgürlüğünden yoksun bırakılan herkese insan onuruna uygun davranışta bulunulmasını düzenlemiştir. Madde metni için bkz. M.S. GEMALMAZ, Temel Belgelerde İnsan Hakları, İHD Y., s.143
[9] Yakalama ve diğer koruma tedbirleri, özellikleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. ÖZTÜRK/ÖZBEK/ERDEM, s.581 vd.
[10] ÖZTÜRK/ÖZBEK/ERDEM, s.586
[11] TEZCAN/ERDEM/SANCAKDAR, s.210; Kişinin derhal hâkim önüne çıkartılması şartı nedir? Yakalamanın kuvvetli şüpheye dayanmasıdır. Fakat polis basit bir şüpheyle yakalarsa o şüpheyi kuvvetlendirmek için çeşitli yerlerde araştırmalar, tahkikatlar yapacaktır. Eğer polis hâkimi ikna edecek kadar kuvvetli delil toplamaya uğraşırsa 4 gün, 7 gün, 1 ay gibi süreler yeterli olmayacaktır. Bu nedenle ülkemizde başlangıç noktasında hata yapılmaktadır. İstatistiklere göre ülkemizde açılan ceza davalarının % 27’si beraatla, % 55’i ise mahkumiyetle sonuçlanırken, davaların bir kısmı da düşmektedir. Halbuki Japonya’da açılan davaların mahkumiyetle sonuçlanma oranı % 99, Almanya’da % 95 civarında olmaktadır. Bunun nedeni ise, sağlam bilgiye dayanan dava açılmasından kaynaklanmaktadır. YENİSEY, s.72; Neticede ülkemizdeki bu durum insan hakkı ihlâllerine yol açmakta, beraat edecek kişi mahkemelerde yıllarca sürünmekte, tutuklu kalmaktadır. O halde yapılacak şey, polisin hak ihlâli yapmaması için daha başlangıçta kuvvetli şüphe olmadıkça kişiyi yakalamaması, bu kuvvetli şüpheyi bulana kadar da araştırma yapması gerektiğidir.
[12] TEZCAN/ERDEM/SANCAKDAR, s.210
[13] Madde metni için bkz. GEMALMAZ, Temel Belgelerde İnsan Hakları, s.150-151
[14] İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına ilişkin Sözleşme (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 11. Protokol ile değiştirilen ve yeniden düzenlenen sözleşme metni (yürürlüğe giriş tarihi 1 Kasım 1998).
Madde 5. “özgürlük ve güvenlik hakkı
1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
a) Kişinin yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun olarak hapsedilmesi;
b) Bir mahkeme tarafından, yasaya uygun olarak, verilen bir karara riayetsizlikten dolayı veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için usulüne uygun olarak yakalanması veya tutuklu durumda bulundurulması;
c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması;
d) Bir küçüğün gözetim altında eğitimi için usulüne uygun olarak verilmiş bir karar gereği tutulu durumda bulundurulması veya kendisinin yetkili merci önüne çıkarılması için usulüne uygun olarak tutulu durumda bulundurulması;
e) Bulaşıcı hastalık yayabilecek bir kimsenin, bir akıl hastasının, bir alkoliğin, uyuşturucu madde bağımlısı bir kişinin veya bir serserinin usulüne uygun olarak tutuklu durumda bulundurulması;
f) Bir kişinin usulüne aykırı surette ülkeye girmekten alı konmasını veya kendisi hakkında sınır dışı etme ya da geriverme işleminin yürütülmekte olması nedeniyle usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması;
2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir.
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır”. Metin için bkz. A. Şeref GÖZÜBÜYÜK, Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara 2002, s.327-328
[15] DOĞRU, s.47-48
[16] DOĞRU, s.48-49
[17] Kararın ayrıntılı incelemesi için bkz. Rauf VERSAN, “Avrupa İnsan Hakları Divanı, Birleşik Krallığın Tedhişçilikle Mücadele Mevzuatına Dayanarak Yapmış Olduğu Tutuklamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini İhlâl Ettiğine Dair Karar Verdi”, MAHB, 1988, S.2, Y.8, s.409 vd.; GEMALMAZ, Olağanüstü Rejim, s.100-108
[18] YENİSEY, s.71-72
[19] DOĞRU, s.185-188
[20] Madde metni için bkz. GEMALMAZ, Temel Belgelerde İnsan Hakları, s.151
[21] Adil bir yargılanmanın temel ilkesi ve ön koşulu, bir davada karar verme sorumluluğu bulunan yargı yerinin, hukuken kurulmuş bulunması, yetkili, bağımsız ve tarafsız olmasıdır. Bu kavramların içeriği konusunda bkz. Uluslararası Af Örgütü, Adil Yargılanma Hakkı, s.156 vd.
[22] Örneğin, Incal/Türkiye kararında AİHM, DGM’lerde askeri üyenin bulunması nedeniyle “adil yargılanma hakkı/bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından yargılanma hakkı”nın (m. 6/1) ihlâl edildiğine karar vermiştir. Kararın ayrıntısı için bkz. DOĞRU/NALBANT, s.41-42
[23] TEZCAN/ERDEM/SANCAKDAR, s.215; Yine de belirtelim ki, haksız tutuklama sonucunda maddi ve manevi zararları gidermeye de pek olanak yoktur. Tanör’ün de ifade ettiği gibi, en başta haksız yere bir de uzunca bir süre özgürlükten yoksun kalınmışsa, yaşanamayan özgürlüğü geri verecek ya da karşılayabilecek bir bedel düşünülemez. Gerçi hukuk sistemimiz yasa dışı yakalama ve tutuklama durumunda tazminat verilmesi konusunu düzenlemiştir. Ne var ki beraat edenlerin aldıkları tazminatların da insan özgürlüğüne biçilen değeri göstermeleri bakımından hazin bir durum oluşturmaktadır. TANÖR, s.67
[24] Uluslararası Af Örgütü, Adil Yargılanma Hakkı, s.112 vd.; Tutuklamanın makul süreyi aşmasını önlemek için CMUK’ta 1992 yılında yapılan değişiklikle tutuklamaya üst sınır getirilmiştir. Bununla birlikte şayet suç 7 yıldan fazla özgürlüğü bağlayıcı cezayı gerektiriyorsa ve tutuklama süresi de 2 yılı geçmişse, tutuklama süresinin uzatılması konusunda hâkime takdir yetkisi verilmiştir. Ancak bu durumda da, mahkemelerin tutuklamanın devamına karar verebilmeleri için, AİHM’nin kararlarını mutlaka göz önünde bulundurmaları, yargılamayı yaparken “durumun gerekli kıldığı süratle” hareket etmeleri zorunludur. Bu da gösteriyor ki, tutuklama süresi ne kadar uzarsa, onun haklılığını ortaya koymak için daha fazla inandırıcı gerekçe göstermek gerekir. Aksi takdirde tutuklama bizde çoğu zaman olduğu gibi kolayca bir cezaya dönüşebilir.
[25] (BN:16026/90)
[26] (BN:16419/90)
[27] AİHM’nin kararları doğrultusunda düzenleme yapan bazı Avrupa ülkeleri olmuş ve tutukluluk sürelerine ilişkin sınırlayıcı yasal düzenlemeler getirmişlerdir. Örneğin, Federal Almanya’da tutukluluk süreleri adi suçlar için 6 ay, tedhiş suçları için de 1 yıl olarak belirlenmiştir. TANÖR, s.65
[28] Anayasa Mahkemesi şöyle devam etmekteydi: “Üstelik, her otuz günlük dönemin bitiminde serbest bırakılarak bir gün sonra yeniden gözaltına alınmak yoluyla kişinin uygulanan bu işlemin nedenlerini ve hakkındaki iddiaları bilmeden, hâkim önüne çıkıp kendisini savunmadan ve durumu bir mahkemede incelenmeksizin başka bir deyişle yargısal denetime bağlı tutulmadan çok uzun bir süre en önemli bir anayasal hakkından yoksun edilebilmesine pek elverişli bir niteliktedir.” Anayasa Mahkemesinin, söz konusu süreyi, anayasal bir hakkın ihlâl edilmesine elverişli olarak nitelendirmesine rağmen 1982 Anayasa değişikliği ile gözaltı süresinin uzatılabilmesi için imkan sağlanmış ve böylece Sıkıyönetim Yasasında yer alan hüküm Anayasaya uygun görünür hale gelmiştir. E:1971/31, K:1972/5, KT:15-16.2.1972, AYMKD, S.10, s.186-187
[29] Nurullah KUNTER, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İst. 1986, s.275; Belirtelim ki, polis, suçun işlendiğine dair “kuvvetli bir şüphe”ye sahip olduğunda kişiyi yakalayabileceğine göre, bu şüpheyi destekleyen delilleri otuz gün araştırmaya gerek olmaksızın ortaya koyabilecek durumda olmalıdır. Otuz gün sürecek bir araştırma yapmak gerekiyorsa, polisin, yakalama şartlarından olan “kuvvetli şüphe” ile hareket ettiğini düşünmek güçtür.
[30] “Orantılılık prensibi” üç kriterden oluşmaktadır. Müdahale, temel hakların sınırlandırılmasını doğrulayan kamu yararını güvence altına almaya elverişli olmalıdır; yasa koyucu ya da idare kişilerin temel haklarına çok daha sınırlı bir müdahale ile kamu yararını sağlama imkanına sahip olmamalıdır; kamu yararı müdahale edilen özel yarardan çok daha önemli olmalıdır. Bakır ÇAĞLAR, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi”, Anayasa Mahkemesinin 28. Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Düzenlenen Anayasa Yargısı Konulu Sempozyuma Sunulan Tebliğ, s.54
[31] (BN: 21380/93)
[32] Karar için bkz. DOĞRU/NALBANT, s.47-48
[33] CMUK m. 128 hükmü 12.03.1997 tarih ve 4229 SK ile değiştirilmiştir. Değişiklik üç noktadadır: Birincisi gerekli terimi yerine, zorunlu terimi getirilmektedir. İkincisi en geç 24 saat içinde yerine 24 saat içinde denilmek suretiyle bu sürenin kötüye kullanılması önlenmek istenmiştir. Üçüncüsü ise, soruşturmanın 4 günlük süre içinde tamamlanamaması halinde Cumhuriyet Savcısının talebi ve sulh hâkim inin kararı ile bu süre eskiden 8 güne kadar uzatılabilirken değişiklikle bu süre kısaltılarak 7 güne indirilmiştir. Tüm bu değişikliklerle sanığın hâkim önüne çıkarılmasının geciktirilmesi olasılığı sınırlandırılmaya çalışılmaktaydı. ÖZTÜRK/ÖZBEK/ ERDEM, s.
[34] Nur CENTEL, Ceza Hukukunda Tutuklama ve Yakalama, İst. 1988, s.248
[35] Aslında, Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrası -Usulüne uygun olarak Meclisten geçmiş uluslararası andlaşmalar, kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz- yargı tarafından özde uygulansa idi, bugün bu değişiklikler üzerinde bu kadar tartışmaya gerek olmayacaktı. Bu konuda Danıştay 5. Daire kararı ilk derece mahkemelerinin duyarlı olmaları gereğinin vurgulanması açısından son derece önem taşımaktadır. Bu kararda Anayasanın 90. maddesine dayanılarak uluslar arası andlaşmaların kurallar kademelenmesindeki yeri saptanmıştır. Kararda: “… usulüne uygun şekilde onaylanarak yürürlüğe konulmuş bir sözleşmenin Anayasaya aykırı bir hüküm taşısa bile uygulamaktan alıkonulamayacağı, kendisinden önce ve sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı, ya da sonradan çıkan yasanın sözleşme kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek uygulanmasının savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir. Anayasa andlaşmaların üstünlüğü ilkesini benimsediğini belirtmiş olmaktadır yargı organları için bağlayıcı nitelik taşıdığını apaçık ortaya koymaktadır.” ifadesine yer verilmektedir. Danıştay 5. Dairesi, E:1986/1723, K:1991/933
[36] 1.10.1998 tarih ve 23480 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği”nde gözaltı süresi ve gözaltı sürelerinin uzatılması 13 ve 14. maddelerde düzenlenmiştir.
“Madde 13- Yakalanarak özgürlüğü fiilen kısıtlanan kişinin gözaltı süresi, bu kişinin yakalanması ile birlikte başlar.
Bir veya iki kişi tarafından işlenen suçlarda yakalanan kişi serbest bırakılmazsa en yakın hakime gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç 24 saat içinde hakim önüne çıkarılır. Suç, Devlet Güvenlik Mahkemesinin görev alanına giriyorsa bu süre 48 saattir.”.
“Madde 14- Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlar da dahil olmak üzere toplu suç halinde, delillerin toplanmasında güçlük, fail sayısının çokluğu ve benzeri sebeplerle gözaltı süresini Cumhuriyet savcısı yazılı emir ile 4 güne kadar uzatabilir. 4 günlük uzatmaya rağmen soruşturma tamamlanamazsa, Cumhuriyet savcısının istemi ve hakim kararı ile şüphelilerin hakim önüne çıkarılmaları 7 güne uzatılabilir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçların olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde işlenmesi durumunda 7 günlük süre Cumhuriyet savcısının talebi ve hakim kararı ile 10 güne kadar uzatılabilir.”.
[37] Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 19 uncu maddesinin beşinci fıkrasının ilk cümlesi, altıncı fıkrası ile son fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
"Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır."
"Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir."
"Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.". TBMM’ne sunulan tasarıda yedi günlük süre öngörülürken, tasarının görüşülmesi sırasında, son anda sunulan bir önerge ile süre dört güne çekilmiştir. Bu konuda bkz. TBMM Tutanak Dergisi, 21. Dönem, Yıl:3, 132. Birleşim, 25.9.2001, C.70, s.26 vd.
[38] 3.01.2004 tarih ve 25335 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile durum daha da netleştirilmiştir. “Madde 3- Aynı Yönetmeliğin değişik 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
"Üç veya daha fazla kişinin bir suça iştirak suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasında güçlük, fail sayısının çokluğu ve benzeri sebeplerle gözaltı süresini Cumhuriyet Savcısı yazılı emir ile dört güne kadar uzatabilir."
[39] 3.01.2004 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile konu düzenlenmiştir. “Madde 1- 1/10/1998 tarih ve 23480 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin değişik 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrası madde metninden çıkartılmış, son fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
"Doktor ile muayene edilen şahsın yalnız kalmaları, muayenenin doktor hasta ilişkisi çerçevesinde yapılması esastır. Ancak doktor kişisel güvenlik endişesini ileri sürerek muayenenin kolluk kuvvetlerinin gözetiminde yapılmasını isteyebilir. Bu istek belgelendirilerek yerine getirilir."
[40] TEZCAN/ ERDEM/ SANCAKDAR, s.212
[41] Kararlar için bkz. M.S. GEMALMAZ, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Kararları I,II,III, İnsan Hakları Derneği Y., 1995-1996; TEZCAN/ERDEM/SANCAKDAR, s.216-220; DOĞRU, age ; DOĞRU/NALBANT, age.
[42] TBMM Tutanak Dergisi, 21. Dönem, Yıl:3, 132. Birleşim, 25.9.2001, C.70, s.28
[43] (BN:23878/94)
[44] (BN:31249/96)
[45] (BN:21987/93)
[46] (BN:31787/96)
[47] (BN:37191/97)
[48] (BN:31850/96)
[49] (BN:32598/96)
[50] (BN:20869/92)
[51] (BN:31896/96)
[52] (BN:30453/96)
[53] (BN:34688/97)
[54] (BN:34684/97)
[55] (BN:24276/94)
[56] Karara ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. DOĞRU/NALBANT, s.38-39; Gözaltında kayıplar konusunda aynı yönde kararlar için bkz. ÇAKICI/TÜRKİYE (23657/94), TİMURTAŞ/TÜRKİYE (BN:23531/94), TAŞ/TÜRKİYE (BN:24396/94)